Μερικές φορές, αν η διένεξη είναι πιο περίπλοκη, ο διαμεσολαβητής πρέπει να μεσολαβήσει. — Bazen, eğer durum çok karmaşık ise soruşturmacılar arabuluculuk yaparlar.
Někdy, pokud je rozepře složitější, musí veřejný ochránce dělat prostředníka. — Bazen, eğer durum çok karmaşık ise soruşturmacılar arabuluculuk yaparlar.
Constantia, sora pe jumătate a lui Constantin, și soția lui Licinius, a acționat ca intermediar. — Konstantin'in baba-bir kızkardeşi ve Licinius'un eşi olan Constantia arabuluculuk görevini gördü.
בתחילת ינואר 1919 חתמו שני הצדדים על הסכם שלום בתיווך הבריטים. — İki taraf da, Ocak 1919'da İngilizlerin arabuluculuk yaptığı bir barış antlaşması üzerinde uzlaştılar.
köken: Uncertain. Perhaps from Ancient Greek *ἀγαγᾶς (*agagâs), from reduplicated present of ἄγω (ágō, “lead”) (compare ἀγωγός (agōgós, “leading”)), possibly via Etruscan *𐌀𐌂𐌀𐌂𐌀 (*acaca).
Tidligere SWAT-offiser Jeff Talley (Bruce Willis) arbeider som gissel-forhandler for politiet i Los Angeles. — Jeff Talley, Los Angeles'ta rehineler için arabuluculuk yapan bir polistir.
mediation (negotiation to resolve differences conducted by some impartial party)
çekim: çoğul mediasi-mediasi
köken: Borrowed from Dutch mediatie (“mediation”), from Late Latin mediātiō (perhaps via Middle French mediation/mediacion) from mediārī (“intervene”), from Latin medius (“middle”).