"[Çalkantılı deniz,]
"[Turbulent the sea,]
Bunlar çalkantılı zamanlar.
These are turbulent times.
Belki çalkantılı kan akışı bunu teşvik etti filan.
Maybe the turbulent blood flow helped stimulate this and whatever else.
Sınır tabakalar laminar ya da türbülanslı olabilir.
Boundary layers can be either laminar or turbulent.
19. yüzyıl İspanya için çalkantılı zamanlar olmuştur.
The 19th century was a turbulent time for Spain.
BA ve Unite arasındaki ilişkiler hep çalkantılı olmuştur.
Relations have been turbulent between BA and Unite.
Magda Logomer'in hayatı çalkantılı bir ortamda geçmiştir.
Magda Logomer's life took place in a turbulent environment.
Günümüz ilişkileri biraz çalkantılı ilerlemeye devam ediyor.
Present day relations remain somewhat turbulent.
Siyasi ortam Haziran 2009 seçimlerinden bu yana çalkantılıydı.
The political climate has been turbulent since the June 2009 general elections.
Bir türbülanslı akış, ancak istatistiksel olarak sabit olabilir.
A turbulent flow can, however, be statistically stationary.
Bunun üzerine annesi Mısır ve Lübnan kökenli bir dişçi ile evlenmiştir.
He and his mother Mary (Lilette) share a turbulent relationship.
Attasi'nin görevdeki ikinci dönemi, ilkinden bile daha çalkantılı geçti.
Atassi's second term in office was even more turbulent than his first.