Yuva çökse bile, içinde bulunan bazı yumurtalar sağlam kalabilirler."Zelfs als het nest instort kunnen sommige eieren erin intact blijven.
Programın sunucusu Cesar Millan programda sorunlu köpekleri rehabilitasyonu sağlamanın yollarını anlatır.Het programma volgt hondenpsycholoog Cesar Millan bij het rehabiliteren van honden met gedragsproblemen.
Turbojetler çok yüksek hız sağlamalarına karşın gürültülüdürler ve çok fazla yakıt tüketirler.Turbojets leveren hoge snelheden op, maar ze zijn erg lawaaierig en verbruiken erg veel brandstof.
Bu da, daha kaliteli çelik üretimine imkân sağlamaktadır.Daardoor werd het veel gemakkelijker om kwalitatief hoogwaardig staal te vervaardigen.
Ücretsiz bir hizmet olan Gmail Mobil Gmail'e mobil cihazlardan erişim sağlamak için geliştirildi.Gmail Mobile is een gratis service die is ontwikkeld om toegang tot Gmail te bieden vanaf mobiele apparaten.
Launchpad ve Sourceforge siteleri Bazaar'la yönetilen ücretsiz depolama servisleri sağlamaktadır.De websites Launchpad en Sourceforge bieden gratis hostingservice voor projecten beheerd met Bazaar.
Aynı zamanda yeni mahkûm , David "Tweener" Apolskis uyum sağlamaya çalışmaktadır.Enkele afleveringen later schiet hij David 'Tweener' Apolskis dood.
HTTP’den farklı olarak, WebSocket protokolü tam çift yönlü iletişim sağlamaktadır.In tegenstelling tot HTTP biedt WebSocket full-duplexcommunicatie.
Gözleri küçüktür ve su basıncına karşı dayanmaya uyum sağlamışlardır.De ogen zijn klein, om grote waterdruk te kunnen doorstaan.
Bunu sağlamanın yöntemlerinden birisi kesimlemedir (segmentation).Samengesteld betekent het (zij) die de gevallenen (van het slagveld) uitkiest.
(Quintilian) Mens sana in corpore sano Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur."Mens sana in corpore sano" = Een gezonde geest in een gezond lichaam.
Kesin koruma sağlamaz.Veiligheid niet gegarandeerd.
Dolayısıyla ikisinin uyumunu sağlama gereksinimi yoktu.Geen van beiden blijkt echter in zijn slaap verstoord te zijn.
Torunu Ninigi-no-Mikoto'yu Japonya'da barışı sağlaması için yeryüzüne gönderir.Later zond Amaterasu haar kleinzoon Ninigi no Mikoto naar Japan om vrede te stichten.
Web sitesinin amacı bütün pikselleri satmak ve böylece sahibine bir milyon dolarlık bir gelir sağlamaktı.Het doel van de website was om alle pixels te verkopen en zo een miljoen dollar te verdienen.
Yaşamları denizde yaşamaya öyle çok uyum sağlamıştır ki karada hayatta kalamazlar.Ze zijn zo sterk op het leven op de bodem aangepast dat ze geen vleugels nodig hebben.
Winton çocuklara kalacak yer bulmuş ve güvenli bir şekilde İngiltere'ye ulaşmalarını sağlamıştır.Winton vond huizen voor de kinderen en regelde voor hen een veilige overtocht naar Groot-Brittannië.
Baraj yıllık 33 hm³'lük içme suyu sağlamaktadır.Tunesië levert het hele jaar drinkwater van goede kwaliteit.
Bu, kaba kuvvet saldırılarına karşı ek bir koruma sağlamaz ancak diğer saldırıları zorlaştırabilir.Hoewel deze aanvallen extra energie vereisen zijn ze niet sterker dan andere speciale aanvallen.
Aynı zamanda kendisinin de aşıklık geleneğini pekiştirmesini sağlamıştır.Tevens houdt hij er smerige gewoonten op na.
İkincisi ise Hindiçin'de barışı sağlamanın olasılığını tartışmaktı.Vertegenwoordigers discussieerden over de mogelijkheid om de vrede te herstellen in Indochina.
Aynı zamanda ısı ve ses izolasyonu sağlamaktadırlar.Tevens draagt het bij aan de geluids- en temperatuurisolatie.
Sağlam, maçtan sonra Türk halkından özür diledi.Tijdens een persconferentie bood hij zijn excuses aan aan het Turkse volk.
Sonuçta Sovyet birlikleri, taarruzun bu üç evresinde, 20 günlük sürede 100 – 180 km. ilerleme sağlamışlardı.Gedurende de 20 dagen van deel 3 van het offensief kwamen de Sovjets 100 – 180 km vooruit.
Özellikle doğu bölümü çok sağlamdır.In het bijzonder de zuidelijke sectie is nog in goede staat.
Ancak turneler fazla gelir sağlamamıştı.Er bleven niet veel toernooien over.
Sülfit oksidaz da sülfitin sülfata dönüşümünü sağlamaktadır.Het geklopte eiwit maakt deze soufflé luchtig.
Ancak durumu halen sağlam değildir.Toch is haar leven niet zonder problemen.
Ancak bu sorunlarının çözülmesini sağlamadı.Hij wist echter niet hoe hij deze problemen kon oplossen.
Bunun sonucunda Amsterdam Antlaşmasını sağlamıştır.Dit leidde tot het rapport Amsterdam successtad.
Heyetin amacı bir ittifak sağlamaktır.Het uiteindelijke doel is een alienbasis te vernietigen.
İpek çok sağlamdır.De zijden zijn erg recht.
Her bir halka yedi farklı özelleşmiş proteine uyum sağlamak üzere bulunmaktadır.Iedere ring is opgebouwd uit zeven aparte eiwitten.
Bunları besin sağlamak ve kendini savunmak için kullanır.Hiermee probeert hij de belegerden en zichzelf te verdedigen.
Bankanın temel amacı fiyat istikrarını sağlamaktır.Het beleid van de Europese Centrale Bank (ECB) richt zich daarom op het handhaven van prijsstabiliteit.
Süt üretimi büyük gelir sağlamaktadır.De melkproductie is een continu proces.
Yönerge, hizmet sektöründe rekabeti sağlamayı ve bürokrasiyi azaltmayı amaçlayan düzenlemeler içermektedir.De partij is voor belastingverlaging en vermindering van de bureaucratie.
En çok besledikleri hayvan, çöle uyum sağlamış develerdir.Het zijn de grootste zoogdieren die zijn aangepast aan het leven in de woestijn.
67 yılında Nero, Vespasianus'u düzeni sağlaması için Yahudiye eyaletine gönderdi.In 67 stuurde keizer Nero de latere keizer Vespasianus naar Judea om de opstand neer te slaan.
İnancı sağlam bir ailesi vardı ve babası ABD Ordusu'nda çalışıyordu.Zijn familie heeft een lange legertraditie; ook zijn vader had in het leger gezeten.
Özellikle, von Neumann projeksiyonunu sağlamak için varsayılır.Er zitten ook nadelen aan het ontwerp van Von Neumann.
Bu durum, kadın cinselliğinin doğası hakkında birçok araştırma yapılmasını sağlamıştır.Er is veel onderzoek gedaan naar vormen van vrouwendiscriminatie.
Bu açılış oldukça sağlam pozisyonlar oluşturur.Deze constructie opent interessante mogelijkheden.
Sıfır-gün koruması, sıfır gün kullanımlarına karşı koruma sağlama yeteneğidir.Zero-day-bescherming geeft de mogelijkheid om zich te beschermen tegen zero-day-exploits.
Zevcesi, onu bağlamak için sağlam bir ip istedi.Zijn moeder zegt dat hij het geitje aan een touw had moeten binden.
Sağlamlığını günümüzde de korumaktadır.Die zijn heden ten dage beschermd.
Albüm her ikisinin de müzik hayatına atılmalarını sağlamıştır.Het betekent voor beide de start van een muziekcarrière.
Şu anda Ayrton Senna'nın yeğeni Bruno Senna'ya Formula1'e girmesi için destek sağlamaktadır.Ook Senna, een neef van Ayrton Senna, komt niet onderdak in de Formule 1.
Antibiyotik tedavisi komplikasyonları önlemek ve daha hızlı iyileşmeyi sağlamak amacıyla uygulanır.Antibiotica helpen niet om sneller te herstellen.
Bu ekonomik güç artışı, daha büyük askeri birlikler oluşturmaya olanak sağlamıştır.Dankzij de economische opbloei kon een groter leger bekostigd worden.
Bazı elektrikli lokomotifler, çalışma esnekliği sağlamak için farklı güç sistemlerine geçebilmektedir.Er zijn speciale locomotieven nodig die met meerdere spanningen kunnen werken.
"Hükümetin işi finansal hizmetlere olanak vermektir, sağlamak değil."De pers is bedoeld om de bestuurden te dienen, niet de bestuurders."
Dünya üzerinde çok değişik yaşam yerlerine uyum sağlamışlardır.Verschillende soorten waren zeer aangepast voor het leven op het land.
Sonra onu sağlam bir karargâhta yerleştirdik.En plotseling bescheen een groot licht die plaats.
Çin bu sansürü ise 30.000 polis ile sağlamaktadır.China krimpt zijn leger met 300.000 militairen.
Tōhō stüdyoları filme bütçe sağlamayı bile reddetmiştir.Suzuki ondernam hierop juridische stappen om de studio te dwingen te film uit te brengen.
Ayrıca diğer hizmetler sağlamaktadır.Daarnaast waren er nog andere diensten.
Tam da bu nedenle bu kitabın geliri Russell'a ömrü boyunca parasal bir güvence de sağlamıştı.Het boek verstrekte Russell financiële zekerheid voor het laatste deel van zijn leven.
Köy halkı ekonomisini bu şirketlerden de sağlamaktadır.Bovendien zou het bedrijf werkgelegenheid bieden aan de bevolking van deze streek.
Semt sakinlerine eğitsel, sosyal ve psikolojik destek sağlamak amacı ile çalışmalar yürütmektedir.Dat proberen zij te bereiken door zich op materieel, sociaal en geestelijk terrein hulp te bieden.