Olanaksız geliyor ama gerçek.Pare imposibil, dar e adevărat.
Bu kapı bahçeye erişmeye olanak sağlar.Această ușă permite accesul către grădină.
Konu hiçbir açıklamaya olanak tanımıyor.Subiectul nu admite nici o explicație.
Bu olanaksız bir görevdir.Aceasta este o sarcină imposibilă.
Churchill, "Savaşı kazanacak bir General bulmak gerçekten olanaksız mı" demektedir.Churchill őrjöngött: "Tényleg nincs egy tábornokom sem, aki képes megnyerni egy csatát?".
Dilim oluşturma pazarlama operasyonlarını en karlı alıcılara yönlendirmeyi olanaklı hale getirir.A szegmentálás lehetővé teszi, hogy a marketingműveletek a legjövedelmezőbb shopperekre összpontosuljanak.
Bu nadirdir, ama olanaksız değildir.Nem lehetetlen ugyan, de kevéssé valószínű.
Böylece ağ yöneticisine sitesini değerlendirmek ve geliştirmek için olanak sağlar.Ez lehetővé teszi a webmesternek, hogy felmérje és javítsa az oldalukat.
Semtte çeşitli ulaşım olanakları vardır.A programok sokszínű feltöltődési lehetőségeket biztosítanak.
Fotoğraflarını çekmesine olanak tanır.Jó, hogy megőrizte a képeket.
Bu halde olanaklı yöre boştur ve hiçbir çözüm bulunmadığı için en iyi optimal sonuç da yoktur.Viszont a legkitűnőbb döntési módszer sem segít akkor, ha nincsenek jó választási lehetőségek.
Tom Bradley: Olanaksız Düş.William Shakespeare: Szentivánéji álom.
İncil'in sözcük anlamlarından ibaret olması ona olanaksız gözüküyordu.Nélküle nem lehet érteni a Bibliát?
Kuzey ulaşım hatlarından ikisi olanaksızdır.A két északnyugati határállomás közül az egyik.
Ancak Sovyet taarruzlarının hızlı temposu buna olanak vermedi.Az „európai mozdonyok” gyors szériagyártása azonban nem indulhatott meg.
Göl çevresi yaz aylarında da kamp sporuna olanak sağlamaktadır.A tavon nyáridőben sporthorgászatot lehet űzni.
Bu olaylar ayrıca Suriye'de Hafız Esed'in başa geçmesine olanak sağladı.Ezen kívül arra szólítota fel a részes feleket, hogy a problémát Szírián belül oldják meg.
Antilopların görüş açılarının genişliği, onların yırtıcı hayvanları farketmesine olanak sağlar.Ez ősi ösztön maradványa lehet, mely a ragadozó állatok érzékelését segítette.
Ufuk daima olanakların ufkudur.Mindig van remény, kiút.
Nesnel anlamda olanak, bir şeyin belirli koşullar altında ya da içinde gerçek olabilme durumunu belirtir.Egyes dolgok esetén kérdéses, hogy a fogalom alá tartozik-e vagy sem.
Örneğin, bazı testler olanaksız ya da teknik olarak çok zor olabilir.Jotkut kokeet voivat esimerkiksi olla hyvin epäkäytännöllisiä tai teknisesti vaikeita toteuttaa.
Belediye binasının her bir seviyesi şehirde daha fazla vatandaşın yaşamasına olanak sağlar.Jokainen kaupungintalon laajennettu taso lisää asukkaiden maksimimäärää.
Bu nadirdir, ama olanaksız değildir.Se on paikoin harvinainen, mutta ei uhanalainen.
Gerçekten öldürüldüğü olanak dışı bir ihtimal değildir.Todennäköistä on, ettei miestä tapettu sattumanvaraisesti.
Ülke iklimi tüm yıl boyunca tatil için olanaklar sağlar.Merenranta tarjoaa leudon ilmaston ympärivuotiselle turismille.
Bu sayede Atlantis'in bir sonraki gün için güvenle iniş yapmasına olanak sağlanmış oldu.Tämän ansiosta Atlantista voi tulla tulevaisuudessa Tyyntämertä suurempi.
Bu iki buluş, tümüyle elektronik ilk televizyon sisteminin oluşturulmasını olanaklı kıldı.Sen optinen järjestelmä oli ensimmäisiä, digitaalisen valokuvakameran konstruktioita.
Bu parçalanmanın sonucunda da bütünsel bakış olanaksızlaşır.Ilman suhteellinen kosteus vaikuttaa myös kokonaishaihduntaan.
Bu vergilendirme bütün yurttaşların olanaklarına göre eşit ölçüde bölünmelidir.Se täytyy jakaa tasavertaisesti kaikkien kansalaisten kesken suhteessa heidän varoihinsa.
Aynı şekilde Dil felsefesi, bunun olanaksızlığına dil düzleminde açıklık getirmiştir.Innostus kielitiedettä kohtaan myös sai hänet keksimään täysin omia kieliä.
Böylelikle, hesaplamaların kolaylaştırılmış ve radyasyon etkilerinin azaltılmasına olanak sağlanmıştır.Tarkoituksena on säteilyn vahingollisten vaikutusten estäminen ja rajoittaminen.
Live.com, haberleri bir bakışta görüntülemek için kullanıcıların RSS yayınları eklemelerine olanak tanır.Busuu.com toivottaa käyttäjät tervetulleeksi opiskelemaan mitä kieliä tahansa.
Fakat ona ulaşabilmek olanaksızdı.Niiden lähettäminen ei kuitenkaan ollut mahdollista.
Bu halde olanaklı yöre boştur ve hiçbir çözüm bulunmadığı için en iyi optimal sonuç da yoktur.Katot ehkä viistot, yhtään täydellistä taloa ei ole säilynyt.
Ancak su üstü gemilerinin olanakları sınırlıydı.Alusten omasuojajärjestelmät ovat rajalliset.
Ölü sayısı kesin olarak saptamaya olanak yoktur.Kuolleiden määrästä ei ole täyttä varmuutta.
Daha sonraki şiirlerinde de halk şiirinin olanaklarından yararlanmayı sürdürdü.Matkalla runoilija esitelmöi runouden huonosta vaikutuksesta ihmisiin.
Bu çalışmalar özellikle kuş gözlemciliğine olanak sağlamıştır.Tutkimus suuntautui erityisesti lintujen sopeutumiin.
Aynı zamanda DC-3'nin sayesinde de daha kolay ve uzun uçuşlar olanaklı oldu.Το DC-3 επίσης κατασκευάστηκε για ευκολότερες και μεγαλύτερες εμπορικές πτήσεις.
Bu uygulama, her iki ülkeden gelecek ziyaretçilerin maksimum sayıda bilet kullanabilmelerine olanak sağladı.Αυτό παρέσχε τη μέγιστη διαθεσιμότητα εισιτηρίων για επισκέπτες από τις δύο χώρες.
Cerrahi müdahale bazı durumlarda yetersiz mali kaynak ve olanaksızlıktan dolayı kısıtlıdır.Η χειρουργική αντιμετώπιση περιορίζεται σε μερικές τάξεις λόγω ανεπαρκών οικονομικών πόρων και διαθεσιμότητας.
Böylelikle daha çok takımın şampiyonaya katılımına olanak sağlanmıştı.Αυτό έγινε ούτως ώστε το πρωτάθλημα να αποκτήσει μεγαλύτερο ενδιαφέρον.
Bu buluş, tansiyonun kliniklerde ölçülebilmesine olanak sağlamıştır.Η ανακάλυψη αυτή επέτρεπε τη μέτρηση της αρτηριακής πίεσης στο ιατρείο.
Google Earth'ın uzayı izlemeye olanak veren yeni hizmetidir.Google Earth ονομάζεται το πρόγραμμα γραφικής απεικόνισης της Γης το οποίο είναι διαθέσιμο στο Διαδίκτυο.
Çoğu kez ancak su yolları üzerinden nakledilmeleri olanaklıydı.Ωστόσο, συνήθως, γέμιζε μόνο με τα νερά των πλημμυρών.
Beşinci kısım yerel hükûmetlerin oluşturulabilmesine olanak tanır.Οριστήκε έδρα της πέμπτης επαρχίας του κράτους.
Ancak eldeki kuvvetlerle bu işin üstesinden gelmek olanaksızdı.Μόνο οι ένοπλες δυνάμεις θα μπορούσαν να το κάνουν.
Bu durum güçlü tahkimatların alınmasına olanak yaratamadı.Φαινόταν σαν να έχασε την ικανότητα συγκέντρωσης.
Bu durum halkın devlete katılımını olanaksız hale getirdi.Με το μέτρο αυτό διεύρυνε τη δυνατότητα συμμετοχής του λαού στα κοινά.
Churchill, "Savaşı kazanacak bir General bulmak gerçekten olanaksız mı" demektedir.Churchill rasede: "Er det virkelig umuligt at finde en general, som kan vinde et slag?"
Aynı anda Birleşik Devletler ile husumetini çözmek için son diplomatik çözüm olanaklarını kullandılar.Samtidig gjorde hans regering en sidste indsats for at nå en diplomatisk løsning på deres uenigheder med USA.
Dilim oluşturma pazarlama operasyonlarını en karlı alıcılara yönlendirmeyi olanaklı hale getirir.Vha. segmenteringen kan man rette marketingstiltagene mod de mest indbringende shoppere.
Sıcak su şişeleri, diş fırçaları ve sıcak çikolata gibi diğer olanaklar ekstra ücrete tabidir.Tandbørster, varm chokolade og lignende kan fås for et ekstra tillæg.
Spa ve açık hava banyosu olanaklarına sahiptir.Lys og luft er vigtigt, nogle børn får lysbad.
Emmeline'in babasının ve kendisinin verdiği paralar Stieglitz'in çalışmadan yaşamasını olanaklı kıldı.Konens og hans forældres formuer gjorde det muligt for Stieglitz at leve uden at bekymre sig om underhold.
Günümüzde Güneş Sistemi’miz dışındaki Dünya-dışı yaşamı saptamamız olanaklı değildir.For tiden kan man ikke afgøre direkte, om der findes liv uden for vores eget solsystem.
Tarih yazarları giderilmesi olanaksız bir kayıp olduğu görüşünde birleşmektedir.Denne beslutning betragter historikerne som en stor spildt mulighed.
Ormanın bu niteliği, farklı bitki türlerinin aynı alanda iç içe büyümesine olanak sağlamaktadır.Men denne nye skov giver helt andre betingelser for planterne i skoven.
Bu savaşın gidişatını değiştirecek bir olanaktır.Denne forandring baner vej for konfliktløsningen.
"Hükümetin işi finansal hizmetlere olanak vermektir, sağlamak değil.""Der er ingen grund til, at det offentlige udbyder en service, som private lige så godt kan udbyde.