Ana içeriğe geç
Sözlük

Deyimler ve Anlamları

Türkçe deyimler ve açıklamaları. Toplam 1000 deyimin anlamı. Arama kutusuyla istediğin deyimi bul.
1.000
DEYİM
3
ORT. KELİME
8
BAŞ HARF

1000 deyim

A`dan Z`ye kadar

Bütünüyle, baştan aşağı. Bu sınıfın düzeni a`dan z`ye kadar bozuk.

Aba altından değnek göstermek

Sakin, yumuşak görünmekle birlikte karşısındakini gizliden gizliye korkutmak. Sakın onlara aba altından değnek göstermeye kalkma, yoksa kaçırırsın.

Abacı, kebeci, ara yerde sen neci?

Tamam, ilgililer bu işe karışabilirler, ama sen neci oluyorsun anlamında kullanılır.

Abayı yakmak

Gönül verip âşık olmak, tutulmak. Türkmen kızına abayı yakalı beri, sazı elinden düşürmez oldu.

Abbas yolcu

1. Yola çıkmaya kesin kararlı. Abbas yolcu! Daha fazla oyalamayın. 2. Ölmek üzere (olan). Komaya girdi, abbas yolcu mu ne?

Abesle iştigal etmek

Yersiz, yararsız, boş ve anlamsız şeylerle vakit geçirmek. Şu yaşa geldin, ama abesle iştigal etmekten vazgeçmedin.

Abuk sabuk konuşmak

Düşünmeden, birbiriyle ilgisi olmayan, tutarsız, saçma sapan söz söylemek. Yeter artık, abuk sabuk konuşmalarına daha fazla dayanamayacağım.

Abur cubur

Yararlı olup olmadığı düşünülmeksizin rast gele yenen, yemek yerini tutmayan yiyecekler. Ne diye çocukların karnını abur cuburla doyuruyorsun?

Aç acına

Aç olarak, hiçbir şey yemeden. Bu iş aç acına yapılmaz.

Aç susuz kalmak

Çok yoksul bir duruma düşmek, fakirlikten yaşayamaz hâle gelmek. Afrika kıtasının pek çok insanı aç susuz kalmış durumda.

Aceleye getirmek (dara getirmek)

1. Bir işi gerektiği gibi yapmayıp, zaman darlığından yararlanarak birini aldatmak. Tezgâhtar aceleye getirerek gömleğin defolusunu vermiş. 2. Zaman darlığı sebebiyle gereken özeni göstermemek.

Acemi çaylak

Toy, tecrübesiz, beceriksiz. Acemi çaylağa bak hele! Sen mi tamir edeceksin o saati?

Acı çekmek (duymak)

1. Ağrı, sızı duymak. Kazadan sonra çok acı çekti. 2. Üzülmek, üzüntü içinde kalmak. Eşini kaybedeli on yıl oldu ama o hâlâ acı çekiyor.

Acı soğuk

Keskin, hoşa gitmeyen, çok üşütücü soğuk. Acı soğuk insanın iliklerine işliyordu.

Acı söz

İnsanın gönlünü inciten, onuruna dokunan ağır söz. Bu acı sözlerine kim katlanır sanıyorsun?

Açığa çıkarılmak (alınmak)

İşinden çıkarılmak, görevine son verilmek. İşe üç gün geç geldi diye açığa alındı.

Açığa vurmak

Gizli, saklı bir şeyi herkese duyurmak, ortaya çıkarmak. Yıllardır içinde sakladığı sırrı mahkemede açığa vurdu.

Açığı çıkmak

Saklamakla görevli bulunduğu para, eşya veya başka bir şeyin sayım sonucu eksik olduğu anlaşılmak. Kasiyerin salı günü akşamı on bin lira açığı çıktı.

Açığını bulmak

Herhangi bir işteki eksiği, hileyi veya zararı ortaya çıkarmak. Hemen her yazısında bir açığını bulmak mümkün.

Açık alınla

Başarı, şeref, övünç ve dürüstlükle. Hemen her işten açık alınla çıkar onlar.

Açık bono vermek

Bir kimseye sınırsız, istediği gibi davranma yetkisi tanımak.

Açık fikirli

Olayları, gelişmeleri, yenilikleri iyi anlayıp gereği gibi karşılayan; düşündüğünü olduğu gibi söyleyebilen kimse. Bu toplumun açık fikirli insanlara duyduğu ihtiyaç, bugün daha fazladır.

Açık kalpli (yürekli)

Samimî, içi temiz, içi dışı bir olan kimse. Komşumuz kadar açık kalpli bir adam görmedim.

Açık kapı bırakmak

Gerektiğinde bir konuya yeniden dönebilme imkânı bırakmak, kesip atmamak, ileriyi düşünerek ılımlı davranmak. Bu kadar kesin konuşmayalım, açık kapı bırakalım da iyi düşünebilme fırsatları olsun.

Açık konuşmak

Gerçeği sakınmadan, çekinmeden söylemek. Daima açık konuşan insanları severim.

Açık saçık

Göreneğe, terbiyeye aykırı derecede açık (söz, davranış, elbise). Açık saçık fıkralar anlatmaya utanmıyor musunuz?

Açık seçik

Çok açık, çok belirgin, ayrıntılarına kadar görülebilen. Daha açık seçik konuş da anlayalım ne demek istediğini.

Açık vermek

1. Geliri, giderini karşılamamak. Maaşımız yetmeyecek bu ay, galiba açıkvereceğiz. 2. Ortaya çıkmaması gereken şeyi farkında olmadan belli etmek. Dikkat et de düşmanlarına açık verme.

Açıkta kalmak (olmak)

1. İş ve görev bulamamak. 2. Yersiz yurtsuz kalmak. 3. kimilerinin elde ettikleri bir yarardan mahrum olmak. Çoluk çocuk açıkta kaldılar fabrika kapanınca.

Açıktan kazanmak

Ortaya hiçbir emek ve sermaye koymadan gelir elde etmek, para kazanmak. Günümüz insanı açıktan kazanmayı bir kural hâline getirdi.

Acısı içine (yüreğine) çökmek (işlemek)

Bir şeyin verdiği acı, üzüntü benliğinde derin iz bırakmak. Elindeki tek evi de yanıp kül olunca acısı yüreğine işledi.

Acısını çekmek

Yapılan yanlış bir işin doğurduğu sıkıntı ve üzüntüyü yaşamak. Kestiğim o ağacın hâlâ acısını çekiyorum.

Acısını çıkarmak

1. Acılığını yok etmek. Yağda kavurarak acısını aldı. 2. Önceden uğradığı maddî ve manevî zararı sonradan gidermek. 3. Öç almak. Bir gün bana yaptıklarının acısını senden çıkaracağım.

Açlıktan nefesi kokmak

1. Çok fazla yoksulluk içinde bulunmak. Dün açlıktan nefesimkokuyordu ama bugün çok şükür karnım tok. 2. Uzun zaman bir şey yemediği anlaşılmak.

Açmaza düşmek

İçinden çıkılması oldukça güç bir durumda kalmak. Beni bu açmazdan ancak çocuklarım kurtarır.

Adam (insan) sarrafı

Tecrübesi sayesinde insanların iyisini kötüsünü çabuk anlayacak duruma gelmiş kimse. Sen üzülme, baban insan sarrafıdır, onun ne mal olduğunu kolayca anlar.

Adam etmek

1. Eğitmek, yetiştirmek, belli bir seviyeye getirmek. Sen uğraş, didin, adam et, o da sırt çevirsin sana. 2. Tamir edip kullanılır hâle getirmek, bir yeri düzene sokmak. Bu arabayı eninde sonunda adam edeceğim.

Adam evladı

İyi bir ailenin iyi yetiştirilmiş; özü, sözü doğru çocuğu. Bu iyiliği ancak bir adam evladı yapabilirdi.

Adam içine çıkmak

Topluluğa karışmak, eşe dosta gitmek, değerli insanların bulunduğu yerlerde olmak ve onlarla görüşmek. Adam içine çıkmayalı uzun zaman oldu.

Adam olmak

1. Yetişip büyümek, gelişmek, iş güç sahibi olmak. Umarım o da bir gün adamolur. 2. Onarılıp işe yarar hâle gelmek.

Adam sen de (adaaaam!)

Bir işin önemli olmadığını, aldırılmaması gerektiğini anlatmak için söylenir. Adam sen de, o katılmazsa katılmasın, biz birlikte oynarız.

Adam sırasına geçmek (girmek)

Toplumda kendisine daha önce değer verilmezken, artık kendisine önem ve değer verilir olmak. Biliyorum, seni de adam sırasına geçiren paran oldu.

Adama dönmek

Hoşa giden bir duruma gelmek, düzelmek. Kapılar, pencereler boyanınca ev adama döndü.

Adamdan saymak

Değeri olmadığı hâlde bir kimseye kıymet vermek, saygı duymak. Seni adamdan saydım diye mi naz yapıyorsun?

Adı batmak

Adı anılmaz olmak, unutulmak, sözü edilmez olmak. Hatırlatmayın, adı batsın o adamın!

Adı çıkmak

Kötü bir şöhret kazanmak. Bir kere adı çıkmış, ne yapsa fayda etmiyor, kimse dinlemiyor onu.

Adı kalmak

Bir kimse veya şey ortadan kalktıktan, öldükten sonra adı dillerde dolaşır olmak. Birkaç yıl sonra İstanbul`da doğal güzelliklerin sadece adı kalacak.

Adı karışmak

İyi karşılanmayan bir olayla ilgisinin bulunduğu, o olaya karıştığı söylenmek. Soygun işine Ali`nin de adının karıştığı söyleniyor. Doğru mu?

Adım atmamak

Kesinlikle gitmemek, uğramamak, aramamak. Bir daha o eve adım atmamaya yeminliyim.

Adını anmamak

Bir şeyden, bir kimseden hiç söz etmemek; unutmuş görünmek. Evi terk eden oğlunun adını anmamakta sonuna kadar kararlı.

Adını koymak

1. İsim vermek. Yeni doğan çocuğun adını Ali koydular. 2. Bir şeyin karşılığını veya fiyatını kararlaştırmak. Önce adını koyalım da ona göre hareket edelim.

Adını vermek

1. Birinin adını bildirmek. 2. Biri tarafından salık verildiğini gönderildiği kimseye söylemek. Benim adımı ver ki işlerin çabuk görülsün.

Aforoz etmek

1. Kilise birliğinden çıkarmak. 2. Birini yakını olmaktan çıkarmak, ilgiyi kesip uzaklaştırmak, ilişkileri tamamen koparmak. Bütün köylü onu aforoz etmekte kararlı.

Ağır aksak

Pek yavaş olarak, düzgün olmayarak. Her zaman işleri ağır aksak yapıyorsunuz.

Ağır başlı

Ciddî, olgun, hareketlerinde ölçülü, işlerini düşüne taşına yapan kimse. Ağır başlı olmak insana üstün meziyetler kazandırır.

Ağır basmak

1. Ağırlığı fazla gelmek. 2. Bir işte etkili olmak, gücü üstün gelmek, istediğini yaptırmak. Politik gücü ağır basınca ihaleyi kazandı.

Ağır elli

1. Oldukça yavaş iş yapan, çabuk yapmayan. 2. Vurduğu zaman çok acıtıp can yakan. Adamın eli amma da ağırmış, ense köküm hâlâ ağrıyor.

Ağır gelmek

1. Ağrına gitmek, onuruna dokunmak. Haketmediğim şu sözler öylesine ağırgeldi ki bana. 2. yapılması güç gelmek. Bu yaştan sonra inşaat işlerinde çalışmak artık ağır geliyor benim gibi ihtiyara.

Ağır hastalık

Sonu ölümle neticelenebilecek gibi olan tehlikeli hastalık. Ağır hastalık geçirdiği için bir türlü kendini toplayamadı ve zayıf kaldı.

Ağır söz

Kişinin gönlünü inciten, gücüne giden, onuruna dokunan, dayanılması güç söz. Söylediğin ağır sözler çocukları çok incitti.

Ağırdan almak

Bir işi yapmakta acele etmemek, yavaş davranmak, isteksiz görünmek. Hiç sebep yokken işi ağırdan almanı bir türlü anlamıyorum.

Ağız (söz) birliği etmek

Daha önce bir konuda anlaşarak aynı şeyi yapmak ya da söylemek. Ağız birliği etmeli, hep birlikte savunmalıyız kendimizi.

Ağız aramak (veya yoklamak)

Öğrenilmek istenilen şeyi söyletecek yolda dil kullanmak. Ağzını ara bakalım o konuda bir şey biliyor mu?

Ağız değiştirmek

Daha önce söylediğinin tersini söylemeye başlamak. Babasını görünce korkusundan ağız değiştirdi.

Ağız eğmek

Yalvarmak, hiç de lâyık olmayan birine yüz suyu dökmek. Ölürüm de ağız eğmem o adama!

Ağız kalabalığı

Birbirini tutmayan, gereksiz, konu dışı sözler. Asıl meseleyi ağız kalabalığı ile ört bas edip kaçamazsın!

Ağız kalabalığına getirmek

Birini gereksiz sözler söyleyip çok konuşmak yolu ile şaşırtmak, dikkatini dağıtıp aldatmak. Ağız kalabalığına getirip yok pahasına aldı malları.

Ağız kavafı

Karşısındakini ikna etmek için diller döken, çok konuşan, gerekli gereksiz söz söyleyen kimse. İğreniyorum şunun gibi ağız kavafı heriflerden.

Ağız yapmak

Birini aldatma, yanıltma, oyalama amacıyla duygularını, düşüncelerini olduğundan başka türlü gösterecek biçimde konuşmak. Ne ağız yapıp duruyorsun, gerçeği söylesene!

Ağız, dil vermemek

1. Söz söyleyemeyecek kadar hasta olmak. 2. Herhangi bir sebeple hiç konuşmamak, susmak. Kurşuna dizilmeyi göze aldılar ama ağız, dil vermediler.

Ağızda sakız gibi çiğnemek

Bir düşünceyi, bir sözü tekrar edip durmak. Dolap da dolap! Artık ağzında sakız gibi çiğneyip durma şu sözü!

Ağızdan laf (söz) çekme(çalmak)

Bir kişinin bildiği şeyleri ustalıklı konuşmalarda ona sezdirmeden öğrenmek. Boşuna uğraşma, ağzından laf çekemezsin onun.

Ağzı (bir karış) açık kalmak

Çok şaşırmak, şaşakalmak. Onca seneden sonra sevdiği arkadaşını birden karşısından görünce ağzı açık kaldı.

Ağzı açık ayran delisi

Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran. Haydi yürü, ağzı açık ayran delisi gibi ne bakıp duruyorsun vitrine.

Ağzı kalabalık

Çok ve manasız, saçma sapan, tutarsız sözler söyleyen. Ağzı kalabalık insanlara tahammül etmek çok güç bir iş.

Ağzı kulaklarına varmak

Çok sevinmek, sevindiği her hâlinden belli olmak. Takdirname eline verilince sevincinden ağzı kulaklarına vardı.

Ağzı laf yapmak

Güzel, inandırıcı söz söyleme yeteneği olmak. Politikacı mı olacaksın, ağzın laf da yapmalı.

Ağzı sulanmak

İmrenmek. Karpuzları ağzını şapırdatarak yemeye başlayınca benim de ağzım sulandı.

Ağzı süt kokmak

Çok genç, toy ve tecrübesiz olmak. Şu ağzı süt kokan mı yarışacak benimle.

Ağzı var dili yok

1. Oldukça sessiz, sakin, kendi hâlinde. 2. Konuşmayıp susan, derdini anlatmayan. Telâşlanma sakın, ağzı var dili yok o çocuğun, seni hiç üzmez.

Ağzına (veya ağzının içine) bakmak

1. Ne diyeceğini beklemek. 2. Onun sözüne göre hareket etmek. İyi, yemek için de onun ağzına bak bari!

Ağzına baktırmak

Etkili, güzel konuşarak kendini zevk ile dinletmek, dinleyenleri kendisine hayran etmek. O, ağzına baktırmasını bilen ender hatiplerdendi.

Ağzına bir parmak bal çalmak

Amacına ulaşmak için birini tatlı sözlerle bir süre oyalamak, kandırmak; umut verip ikna ederek işini yaptırmak. Öyle bir insan ki ağzına bir parmak bal çal, sonra her istediğini yaptır.

Ağzına girmek

Dinlenirken konuşana doğru oldukça fazla yaklaşmak. Çocuklar, masal anlatan dedenin, neredeyse ağzına gireceklerdi.

Ağzına lâyık

Bir yiyeceğin tadı anlatılırken kullanılır, çok lezzetli yiyecek anlamında. Haydi durma, uzan, tam ağzına lâyık bir tatlı!

Ağzında bakla ıslanmamak

Sır saklamayı becerememek, sırrı hemen açığa vurmak. Ağzında bakla ıslanmayan bu adama nasıl oluyor da açılıyorsun?

Ağzında gevelemek

Açık olarak söylememek, belirli konuşmamak. Lütfen lafı ağzında geveleme de ne söyleyeceksen söyle, çok işim var.

Ağzından bal akmak

Çok tatlı, hoşa gider biçimde konuşmak. Konuş, konuş hele; ağzından bal akıyor.

Ağzından çıkanı kulağı işitmemek

Sözlerini tartmadan, düşünmeden, öfke içinde, nere varacağını hesaplamadan konuşmak. İyice çıldırmış olmalısın. Çünkü ağzından çıkanı kulağın duymuyor.

Ağzından düşürmemek

Bir kimseden veya bir şeyden her zaman söz etmek. Ölünceye kadar torunu Esma`nın adını ağzından düşürmedi.

Ağzından girip burnundan çıkmak

Çeşitli yollara başvurarak birini bir şeye razı etmek; veya kandırmak. Ağzından girip burnundan çıktı ve ondan para koparmayı başardı.

Ağzından kaçırmak

Söylemek istemediği bir şeyi, boş bulunup söyleyivermek. Dikkatli ol, lafı ağzından kaçırıp da gideceğimiz yeri söyleme.

Ağzından laf almak (çekmek)

Bir kimseyi değişik yollarla ve ustalıkla konuşturup birtakım gizli şeyleri öğrenmek. Boşuna uğraşma, ağzımdan laf alamazsın.

Ağzından yel alsın

Olumsuz, kötü şeylerden bahsedenlere karşı ağzını hayra aç anlamında söylenir. Bugün kötü şeyler mi bekliyorsun? Ağzından yel alsın, o ne biçim beklenti?

Ağzını açıp gözünü yummak

Kızgınlık ile sonunu düşünmeden ağzına gelen kötü sözleri söylemek, karşısındakine hakaret etmek. Eve geç gelen kızına ağzını açıp gözünü yumdu.

Ağzını aramak

Karşısındakini kurnazca konuşturarak ağzından söz almak, istediğini öğrenmek. Şunun ağzını ara da bahçeyi satıp satmayacağını öğren.

Ağzını bıçak açmamak

Kırgınlıktan, üzüntüden ya da herhangi bir sebepten ötürü söz söyleyecek durumda olmamak. Boşuna uğraşma, evin yanışına öyle üzülmüş ki ağzını bıçak açmıyor.

Ağzını havaya (poyraza) açmak

Umduğunu elde edememek, fırsatı kaçırdıktan sonra boş yere beklemek. Evi o zaman alacaktın, artık geçti, bundan sonra ağzını havaya aç.

Ağzını kapamak

1. Susmak. 2. Çıkarının elden gideceğini düşünerek birinin konuşmasını önlemek. Ağzını kapatamazsak konuşup bizi elâleme rezil edecek.

Ağzını öpeyim (seveyim)

Sevindirici bir söz söyleyene ne güzel, hoş söyledin anlamında kullanılır.

Ağzının içine bakmak

Konuşan bir kimseyi seve seve ve dikkatlice dinlemek. Konuşması onları öyle sarmıştı ki ağzının içine bakıyorlardı.

Ağzının kokusunu çekmek

Bir kimsenin dayanılmaz, çekilmez tutum ve davranışlarına katlanmak. Yeter artık, daha fazla senin ağız kokunu çekemem.

Ağzının payını vermek

Sert söz ve davranışlarla karşılık vererek bir kimseyi yaptığına pişman etmek. Demek öyle, ben de senin ağzının payını vermezsem bana da Hasan demesinler!

Ağzının suyu akmak

Çok beğenip isteyecek duruma gelmek, imrenmek. Vitrindeki kızarmış tavuğu görünce ağzımın suyu aktı.

Ağzının tadı kaçmak

Rahatı kaçmak, huzurunu kaybetmek, bir kimsenin kurulu dirliği, düzenliği bozulmak. Şu vızır vızır işleyen yol burdan geçince ağzımızın tadı kaçtı.

Ağzının tadını bilmek

1. Güzel yemeklerden anlamak. 2. Bir şeyin güzelini, iyisini bilmek, anlamak. Şunlardaki güzelliğe bak, ağzının tadını da biliyorsun hani.

Ağzıyla kuş tutsa. . .

Ne kadar çaba gösterse, ne yapsa da anlamında kullanılır. Ağzıyla kuş da tutsa, artık bu eve adım atamaz.

Ah almak

Birinin bedduasını üstüne çekmek. Zalimliğine devam edersen daha çok kişinin ahını alacaksın.

Ahı çıkmak

Eziyete uğrayan bir kimsenin yaptığı bedduanın etkisini göstermesi.

Ahı tutmak

Zulüm görenin bedduasının yerini bulup gerçekleşmesi. Ahım bir tutarsa dünyanın kaç bucak olduğunu görecek o.

Ahı yerde kalmamak

Yaptığı ilenme (beddua) er geç etkisini göstermek. Şunu iyi bil ki ey zalim, ahım yerde kalmayacak; yüz üstü sürüneceksin.

Ahkâm çıkarmak

Kendi düşüncelerine dayanarak birtakım yargılara varmak. Devletler ancak kuvvetli ordu ile ayakta dururlar diye ahkâm çıkardı.

Ahmak ıslatan

İnce ince yağan yağmur, çisenti. Böyle yürümeye devam edersek bu ahmak ıslatan iliklerimize işleyecek.

Ahret kardeşi

Dünya ve ahiret işlerinde birbirlerinden ayrılmayan kimseler; kan bağı olmaksızın manevî olarak kurulan kardeşlik.

Ahrette on parmağı yakasında olmak

Haksızlığa uğrayışını bu dünyada önleyip hakkını alamayanın, öte dünyada (ahrette) kendisine sorumlu olan kimseden davacı olması. Hakkımı vermedin ama ahrette on parmağım yakanda olacaktır.

Ak pak

1. Tertemiz. 2. Saçı sakalı ağarmış. 3. Alımlı ve beyaz tenli. Ne kadar da ak pak bir çocuk.

Akan sular durmak

Artık itiraz edilebilecek, karşı durulacak bir nokta kalmamak. Siz Mehmet Ağa`ya gidin, o devreye girdi mi akan sular durur, kolay anlaşırsınız.

Akıl defteri

Hatırlanıp yapılması gereken şeylerin yazıldığı küçük defter, muhtıra defteri, ajanda.

Akıl etmek

Herhangi bir önlem ve çareyi zamanında düşünmek, vaktinde hatırlamak. Sular kesilecekti ama kovaları doldurmayı akıl edemedim.

Akıl hocası

1. Birine yol gösteren, akıl öğreten kimse. 2. Herkese akıl öğretmeye meraklı kimse. Lütfen akıl hocalığı yapmaya kalkma, biz işimizi senden iyi biliriz.

Akıl kârı olmamak

Akıllı, dengeli ve ölçülü bir kişinin yapacağı iş olmamak. Akıl kârımı şimdi senin yaptığın bu iş?

Akıl kutusu (kumkuması)

Çok zeki, akıllı kimse; bilgiç. Akıl kutusu mübarek, her meseleyi çözüyor.

Akıl öğretmek (vermek)

Herhangi bir konuda yol gösterip tavsiyede bulunmak, bilgi vermek. Sana akıl verecek bir adam da mı bulamadın?

Akıl sır ermemek

Bir işin gizli yönlerini, niteliğini, asıl sebebini anlayamamak. Senin bu işi nasıl berbat ettiğine hâlâ akıl sır erdiremedim.

Akıllara durgunluk vermek

Çok şaşılacak bir şey olmak. Bir görmeliydin o olayı, akıllara durgunluk verecek bir olaydı.

Akıllı uslu

Dengeli, yaramazlık etmeyen, ölçüsüz ve taşkın davranışlarda bulunmayan. Senin çocuk pek akıllı uslu görünüyor.

Akıntıya kürek çekmek

Olmayacak, gerçekleşmeyecek bir iş uğrunda boşuna çaba sarf etmek. Desene boşuna kürek çekmişiz, olmayacak bu iş.

Akla karayı seçmek

Bir işi başarmak uğrunda çok yorulmak, sonuca kadar çok zahmet çekmek. Seni buluncaya kadar akla karayı seçtim.

Aklı almamak

1. Akla uygun gelmemek, inanılacak gibi olmamak. 2. Anlamamak. Şu işleri bir türlü aklım almıyor.

Aklı başına gelmek

1. Zarar gördüğü işlerden uslanıp akıllıca davranmak. 2. Baygınlıktan ayılmak, kendine gelmek. Çabuk koşun, nihayet kendine geliyor!

Aklı başında olmamak

1. İyi düşünebilir durumda olmamak. 2. Bayılmak, kendisinden geçmek. Artık aklı başında olmamak onun işine geliyor sanki, böylece sorumluluktan kurtulacak, rahat edecek.

Aklı başından gitmek

1. Çok korkudan veya çok sevinçten ne yapacağını şaşırmak. 2. Kafası çok yorulmuş olduğundan iyi düşünememek. Annemi öyle evin ortasında baygın görünce aklım başımdan gitti.

Aklı çıkmak

Titizlikle üzerinde durmak, çok korku geçirmek, çok korkmak. Elbisem yırtılacak diye aklı çıkıyor.

Aklı durmak

Şaşırmak, düşünemez bir hâle gelmek. Resmi öyle güzel yapmış ki görsen aklın durur.

Aklı karışmak

Ne yapacağını bilememek, bocalamak, şaşırmak. Dur hele, bir düşüneyim, söylediklerin aklımı karıştırdı.

Aklı kesmek

Bir şeyin olabileceğine, bir şeyi yapabileceğine inanmak. Seninle bu işi başarabileceğime pek de aklım kesmiyor.

Aklına (aklını) takmak

Bir şeyi devamlı olarak düşünmek, bir fikre sürekli olarak zihninde yer vermek ve zihni onunla meşgul etmek. Onu niçin kırdım, aklıma takıldı düşünüp duruyorum.

Aklına düşmek

1. Hatırlamak. 2. Kafasında bir düşünce doğmak. Aklına düşen her şeyi yapmak zorunda mısın?

Aklına esmek

Daha önce düşünmemiş olduğu şeyi birden yapmaya karar vermek. Birden aklına esti, kalkıp sahile indi.

Aklına gelen başına gelmek

Olmasından korktuğu şeyin zarar verici etkisine uğramak. Aklıma gelen başıma geldi, evi su bastı.

Aklına gelmek

1. Hatırlamak. 2. Bir şeyi yapmayı düşünmek, tasarlamak. Aklıma geldi, kalkıp babama gittim.

Aklına koymak

1. Bir şeyi yapmaya kesin olarak karar vermek. Bu sene takıntısız sınıfımı geçmeyi aklıma koydum. 2. Bir fikri başkasına aşılamak.

Aklına yer etmek

Uygun bulduğu bir düşünce kafasına yerleşmek. Onun sana söyledikleri aklına yer eder inşallah.

Aklından zoru olmak

Tutarsız, dengesiz, ölçüsüz, delice davranışlarda bulunmak. Bırak o bıçağı, aklından zorun mu var senin?

Aklını (bir şeyle) bozmak

1. Sapıtmak, delirmek. 2. Yalnızca ilgilendiği, üzerine düştüğü şeyle uğraşıp durmak, başka hiçbir mesele düşünmemek. Bizim çocuk sinema ile aklını bozdu.

Aklını almak

Çekiciliği, güzelliği ile büyülemek, etkisi altına almak. Kızın bir bakışı, aklını başından almaya yetti.

Aklını başına almak (toplamak, devşirmek)

Mantıksız, ölçüsüz davranışlarda bulunmaktan kendini kurtararak akıllıca bir yola girmek. Aklını başına al, yoksa bu içki seni götürecek.

Aklını başından almak

Çok şaşırtmak, düşünemeyecek duruma getirmek. Gördüğü ev aklını başından aldı.

Aklını çalmak (çelmek)

1. Kararından, niyetinden vazgeçirip başka bir yola sokmak. 2. Baştan çıkarmak, ayartmak. Aklını çelip onu evlenmeye razı et.

Aklını peynir ekmekle yemek

Akılsızca, şaşkınca, delice işler yapmak. Misafirliğe böyle gidilir mi? Sen aklını peynir ekmekle mi yedin?

Akşama sabaha

Neredeyse, pek yakında, kısa bir süre içinde. Konuklar akşama sabaha burada olurlar, sakın bir yere kaybolma!

Akşamdan kavur, sabaha savur

Kazandığını günü gününe harcayan, har vurup harman savuran, savruk kimselerin durumunu anlatmak için kullanılır.

Akşamı iple çekmek

Gecenin olmasını sabırsızlıkla beklemek. Ne güzel bir ziyaret olacak. Akşamı iple çekiyorum.

Al aşağı etmek

Birini bulunduğu yerden, mevkiden indirmek. Ya, gördün mü, demek ki el oğlu adamı al aşağı ediyormuş bir çırpıda!

Al birini vur birine (ötekine)

Hepsi aynı, bir ayarda, hiçbiri işe yaramaz. Onlardan söz etme bana. Al birini vur birine.

Al gülüm ver gülüm

1. Karşılıklı sevgi gösterisi. 2. Çokluk uygun olmayan işlerde birbirinin çıkarını kollamak.

Al takke ver külâh

1. Bir mesele üzerinde uzun çekişmelerden sonra. 2. Senli benli, samimî dostluğu sürdürerek. Al takke ver külâh yıllarca yaptık bu işi.

Alacağı olsun

Günün birinde ondan öcümü alırım anlamında göz korkutmak için söylenir.

Alacağına şahin, vereceğine karga

Alırken bütün gücünü kullanan ve kolaylık gösteren, kimsede parasını bırakmayan; verirken ise bin bir güçlük çıkaran, vereceğini geciktirmek için elinden geleni yapan kimse için kullanılır.

Alçak gönüllü olmak

Gurur ve kibre kapılmayıp kendini olduğundan daha aşağı düzeyde sayma, başkalarından yüksek görmeme durumu. İnsanı insan yapan vasıflardan biri de alçak gönüllü olmaktır.

Ali Cengiz oyunu

Kurnazca, haince aklı durduracak iş yapmak anlamında kullanılır. Bana bir Ali Cengiz oyunu oynadılar ki sormayın gitsin.

Ali kıran baş kesen

Çok zorba, kaba kuvvetle hâkimiyet kuran. Mehmet, sınıfın Ali kıran baş kesini olmuştu.

Ali`nin külâhını Veli`ye, Veli`nin külâhını Ali`ye giydirmek

Kendi sermayesi olmadığı hâlde, birinden aldığını ötekine, ötekinden aldığını bir başkasına vererek işini yürütmek.

Alı al, moru mor

Telâş veya yorgunluktan yüzü kıpkırmızı kesilmiş (olarak). Uçağı kalkmak üzere olan babama alı al, moru mor bir şekilde yetişebildim.

Alıcı gözüyle bakmak

Çok dikkatli bakmak, inceden inceye gözden geçirmek. Mobilyaya ilk defa alıcı gözüyle baktı.

Alın teri dökmek

Zahmetli iş görüp çok emek vermek. Alın teri dökmeyenler, emeğin ne olduğunu bilemezler.

Allah `yürü ya kulum` demiş

Az zamanda çok para kazanan ve işinde çok çabuk ilerleyenler için söylenir. Cenab-ı Hak bir kimseyi zengin etmek isterse ona, `yürü ya kulum` demesi yeter.

Allah adamı

Hile, kötü bilmeyen; hak yol üzerinde olan, Allah`a ibadette kus dini bütün kimse. Allah adamı olmalısın dünya da, hem de ahrette iyilik görebilesin.

Allah Allah!

Daha çok şaşkınlık ve hayret hâllerini anlatır. Allah Allah! Nasıl oldu bu iş, aklım almıyor?

Allah aratmasın

Yakınılacak bir durumda, bir şeyin hiç bulunmaması hâlindeki sıkıntı anında Allah daha kötüsünü göstermesin anlamında kullanılır.

Allah aşkına

Yemin vermek veya yalvarmak için Allah`ını seversen anlamında şaşma, usanç bildirir. Allah aşkına şu işi bir daha yapma!

Allah bilir

1. Belli değil, Cenab-ı Hak`tan başka kimse bilmez. Allah bilir bu sırrın iç yüzünü. 2. Bana öyle geliyor ki. Allah bilir esrar da alıyordur bu çocuk.

Allah versin

1. Dilenciyi savmak için bekleme, sadaka vermeyeceğim anlamında söylenir. 2. İyi şey elde edenlere memnunluk bildirmek için, kimi zaman da takılma ve şaka için söylenir. Allah versin, işlerin gayet iyi görünüyor.

Allah yarattı dememek

Kıyasıya dövmek, çok hırpalamak. Adamlar yabancıya bir giriştiler ki Allah yarattı demediler.

Allah`a emanet

Herhangi bir şeyi Yüce Allah`ın korumasına ve esirgemesine terk etmek. Seni Allah`a emanet ederek gidiyorum oğlum.

Allah`ın belâsı

Varlığı üzüntü veren, varlığından huzursuz olunan şey. Allah`ın belâsı adam yine çıktı ortaya.

Allak bullak etmek

Kurulu düzeni bozmak, karmakarışık bir duruma getirmek. Çocuklar evi allak bullak edip gitmişler.

Allayıp pullamak

Kötü görünüşü kapatmak için bir şeyi süslemek, donatmak. Hurda arabaları allayıp pullayıp pazara çıkarmışlar.

Allem etmek, kallem etmek

İstediğini elde etmek için her türlü kurnazlığa başvurmak. Namussuzlar allem edip kallem edip yaşlı adamın evini elinden aldılar.

Alnı açık yüzü ak (olmak)

Herhangi bir ayıbı, çekinecek bir durumu olmamak, iffetli ve şerefli olmak. İşte alnı açık yüzü ak meydandayım; çıksınlar karşıma.

Alnını karışlamak

1. Bir işin çok güç olduğunu, yapılamayacak kadar zor olduğunu anlatır. 2. Küçümseyerek meydan okumak, tehdit etmek. Beni polise bildirenin alnını karışlarım.

Alnının akıyla

Küçümsenecek, ayıplanacak bir duruma düşmeden; tertemiz, şerefiyle, başarılı olarak. Allah`ın izniyle bu işten alnımın akıyla çıkacağım.

Alnının ar damarı çatlamak

Utanma, sıkılma duygularını yitirmiş bulunmak. Adama bak nerede soyunuyor, alnının ar damarı çatlamış anlaşılan.

Alnının damarı çatlamak

Başarmak için çok sıkıntı çekmek, çok çaba sarf edip emek vermek. O yolu açıncaya kadar benim alnımın damarı çatladı, sen ne halt etmeye bozuyorsun?

Alnının kara yazısı

Kötü talih, baht. Ne yapayım, alnımın kara yazısı böyle imiş.

Alt yanı çıkmaz sokak

Sonuç alınmayacak iş, umutsuz durum. Çobanlık mı, dağ tepe dolaş dur, alt yanı çıkmaz sokak vesselâm.

Altı alay, üstü kalay

İçi dışı bir olmayan; dışı süslü, içi berbat. Altı alay üstü kalay bir dolaba benziyor bu.

Altı kaval, üstü şeşhane (Şişhane)

Daha çok giyim için altı, üstüne; bir parçası öbür parçasına uymaz. anlamında kullanılır. Çabuk çıkar şu üzerindeki altı kaval üstü şeşhane elbiseyi, yoksa rezil olacaksın el âleme.

Altın babası

Çok zengin, parası çok olan kimse. Adam altın babası, her istediğini kolayca yaptırıyor.

Altın bilezik

Para getiren, hayat boyunca geçimi sağlamaya yarayan sanat ve meslek. Şimdiden bir altın bilezik sahibi ol ki yarın rahat edesin.

Altın kesmek

Çok fazla miktarda para kazanır olmak. Adamların açtığı büfe altın kesiyor sanki.

Altında kalmamak

1. Bir şeyi karşılıksız bırakmamak. Onun bana yaptığı iyiliğin altında kalır mıyım?2. Bir şeyin üstesinden gelmek. Bana verdiği işin altında kalmayacağım.

Altından Çapanoğlu çıkmak

Girişilen bir işte başa dert olacak bir durumla, umulmayan bir tehlike ile karşılaşmak. Bana öyle geliyor ki bu işin altından Çapanoğlu çıkacak.

Altından girip üstünden çıkmak

Bir serveti, bir parayı, bir kaynağı gereksiz yere, düşüncesizce, sorumsuzca harcayıp kısa zamanda bitirmek. Bir ayda o kadar paranın altından girip üstünden çıktı.

Altından kalkmak

Bir zorluğu yenip işi başarmak. Telâşlanma, işin altından kalkacaktır o.

Altını çizmek

Bir şeyin (daha çok sözün) önemini belirtmek, üzerine dikkati çekmek, vurgulamak. Altını çize çize söylüyorum. Eninde sonunda sen de geleceksin.

Altını üstüne getirmek

1. Bir şeyi bulmak için aramadık yer bırakmamak. Evin altını üstüne getirdik ama tabancayı bulamadık. 2. Söz ve davranışlarıyla çevreyi birbirine düşürmek, karmakarışık etmek. Adam iki çift laf etti. Topluluğun altını üstüne getirdi.

Altmış altıya bağlamak

O an ki durumu temelli olmayan bir çözümle kurtarmak veya bir işi kesin neticeye vardırmış gibi görünmek. İnsanları altmış altıya bağlamakta üstüne yoktur onun.

Altta kalanın canı çıksın

Herkes başının çaresine baksın, güçsüzleri düşünme, gücü yetmeyene ne olursa olsun anlamında kullanılır.

Alttan (aşağıdan) almak

Sert konuşan birine karşı yumuşak, olumlu, onu haklı görüyormuş gibi tavır almak. Amacına ulaşmak istiyorsan onunla konuşurken alttan al, pes perdeden konuş.

Alttan güreşmek

Biraz geriden, pasif hareket edip gizli gizli yenme yollarını kollamak. Vay hınzır vay!. . Alttan güreşip aklın sıra başarı kazanacaksın ha!

Aman dedirtmek (amana getirmek)

Karşı koyan birini boyun eğmek zorunda bırakmak, teslim olmaya zorlamak. Düşmana aman dedirtmek boynumuzun borcu oldu artık.

Aman dilemek

Önce direnirken zor karşısında boyun eğip canının bağışlanmasını istemek, galip gelenin merhametine sığınmak. Aman dileyene kılıç kalkmaz.

Aman vermemek

1. Göz açtırmamak, rahat bırakmamak. 2. Düşmanı acımayıp öldürmek, merhamet etmemek. Böyle kahpe insanlara sakın aman vermeyin!

Amana gelmek

Teslim olmak, önce direnirken zor karşısında boyun eğmek. Nihayet düşman amana geldi.

Ana baba günü

1. Mahşer günü. 2. Sıkıntılı kalabalık; telâşlı, tehlikeli, kimsenin kimseyi tanımadığı kalabalık. Yangın yeri ana baba gününe dönmüştü.

Ana kuzusu

1. Pek küçük kucak çocuğu. 2. Sıkıntıya, güç işlere alışkın olmayan, nazlı çocuk veya genç. Şu torbayı kaldırışına bak hele, tam bir ana kuzusu.

Anan yahşi, baban yahşi

Bir kimseyi işini yaptırabilmek için pohpohlamak, gereğinden fazla överek istediğini elde etmeye çalışmak.

Anası ağlamak

Çok eziyet çekmek, sıkıntıya katlanmak, bitkin duruma düşmek. Onu buraya getirinceye kadar anam ağladı.

Anasından doğduğuna pişman

1. Üşengeç, çok tembel. 2. Canından bezmiş. O işi yaptı ama anasından doğduğuna bin pişman.

Anasından doğduğuna pişman etmek

Çok eziyet ederek canından bezdirmek, bir kimseyi çok üzmek. Karşıma bir çıksın, onu anasından doğduğuna pişman edeceğim.

Anasından emdiği süt burnundan (fitil fitil) gelmek

Bir işi yaparken çok sıkıntı çekmek, eziyete katlanmak. Şu arabanın taksitlerini ödeyinceye kadar anamdan emdiğim süt burnumdan geldi.

Anasını ağlatmak

Bir kimseye çok eziyet edip sıkıntı çektirmek. Adamın üzerine öyle gittiler ki iki günde anasını ağlattılar.

Anasını sat! (satayım)

Önem verme, aldırma, umursama, bunun için kederlenme, üzülme, Sat anasını o işin, yenisine bak!

Anasının gözü

Hileci, kurnaz, çok açık göz, çıkarcı, hin oğlu hin. Adam anasının gözü, iki dakikada bitiriverdi işi.

Anasının nikâhını istemek

Bir şeye değerinden çok para istemek, olmayacak bir istekte bulunmak. Senin istekli olduğunu duydu adam, şimdi gidersen anasının nikâhını isteyecek o eve.

Anca beraber, kanca beraber

Birbirimizden ayrılmayacağız, işler iyi de gitse, kötü de gitse hep birlikte yapacağız, beraberliği bozmayacağız. Bu toprağı yalnız ben mi atacağım, hayır arkadaşlar; haydi anca beraber, kanca beraber.

Anladımsa Arap olayım

Hiçbir şey anlamadım anlamında kullanılır. Senin anlattıklarını anladımsa Arap olayım.

Ant içmek (etmek)

Yemin etmek, bir şeyi yapmaya veya yapmamaya söz vermek. Ant içtik, asla bu ülkeyi düşmana bırakmayacağız.

Apar topar

Telâş ve acele ile, yaka paça, hazırlanmadan, Treni kaçırırım korkusuyla apar topar evden ayrıldım.

Ar damarı çatlamak

Utanç duyulacak şeyleri sıkılmadan yapmak, utanmayı bırakmak, yüzsüz olmak. Ar damarı çatlamış bu adamdan ne umuyorsun anlamadım bir türlü.

Ara (aralarını) bozmak

İki kişi arasındaki iyi ilişkiyi, dostluğu, arkadaşlığı yıkmak. Kim ki ara bozar, o toplumun yüz karasıdır.

Ara bulmak

Birbirleriyle anlaşamayan, bir araya gelemeyen kişileri uzlaştırmak, barıştırmak. İki öğrencinin arasını bulmak, tam bir haftamı aldı.

Araları açılmak (bozulmak)

İyi ilişkileri, dostlukları, arkadaşlık bağları kopmak; birbirlerine dargın hâle gelmek. Şu iki çiftin araları nasıl açıldı hâlâ anlayamadım.

Aralarından kara kedi geçmek (veya aralarına kara kedi girmek)

İyi anlaşan iki kişinin veya dostun ilişkileri bozulmak, aralarına soğukluk girmek, birbirlerine gücenmek, Niçin konuşmuyorsunuz? Aranızdan kara kedi mi geçti?

Aralarından su sızmamak

Çok iyi, çok yakın dostluk veya arkadaşlık kurmak, ahbap olmak. Şunlara bak, aralarından su sızmıyor.

Arap saçına dönmek

İşlerin çok karışıp içinden çıkılmaz bir durum alması. Bırak artık sorumsuzluğu, işleri bu tavrınla Arap saçına döndürdün.

Araya girmek

1. İki kişinin arasındaki bir işe karışmak. 2. Araları bozuk olan iki kişiyi uzlaştırmaya çalışmak. 3. Yapılmakta olan bir işin yapılmasını geciktirmek. Araya başka işler girince seninkini yapamadım, kusura bakma.

Araya koymak

Bir işte sözü geçen bir kimsenin aracılığına başvurmak. Genel müdürü araya koyup senin işe alınmanı sağlayacaklardır.

Arayı yapmak

1. Arası bozuk olan kimse ile barışmak. 2. Arası açık olan iki kişiyi uzlaştırıp, barıştırmak. Hasan aramızı yapmasaydı biz hâlâ diken üstünde oturuyor olacaktık.

Ârif olan anlasın (anlar)

Üstü örtülü olarak söylenen bir sözün, anlayışı kuvvetli kimselerce anlaşılabileceğini belirtmek için kullanılır.

Arı kovanı gibi işlemek

Girip çıkanı, gelip gideni çok olmak. Şu seçim dolayısıyla doktorun evi arı kovanı gibi işliyor.

Arka (sırt) çevirmek

Birine eskiden duyduğu ilgiyi göstermemek, yabancı gibi davranmak. İşlerim bozulunca bana sırt çevirdi.

Arka arkaya vermek

Birbirini korumak, kollamak, için birleşmek; dayanışmak, yardımcı olmak. Arka arkaya verirsek karşımızda hiçbir güç duramaz.

Arka çıkmak

Birilerine karşı, birini korumak; savunmak, kayırmak. Babası arka çıkmasaydı onu bir güzel dövecekti.

Arka kapıdan çıkmak

Özellikle bir eğitim kurumundan, bir iş yerinden hiçbir varlık gösteremeden, bir şey öğrenemeden ayrılmak. Övünüp durma, bilgine bakılırsa sen o okulun arka kapısından çıkmışsın.

Arkadan söylemek

Bir kimsenin bulunmadığı yerde onun hakkında ileri geri konuşmak, dedikodusunu yapmak, çekiştirmek. Adamın arkasından söylemeye utanmıyor musun?

Arkadan vurmak

Kendisine inanan, güvenen bir kimseye gizlice kötülük etmek. Onun beni arkamdan vuracağı hiç aklıma gelmezdi.

Arkası (sırtı) pek

1. Soğuktan muhafaza edecek biçimde giyinmiş, iyi giyinmiş olan. 2. Güçlü bir kimseye ya da yere güvenen. Ona göre hava hoş, çünkü karnı tok, sırtı pek nasıl olsa!

Arkası (sırtı) yere gelmemek

1. Sarsılmamak, sağlam ve sağlıklı durumunu sürdürmek. 2. Hiç yenilgi yüzü görmemek. Arkası yere gelmemiş bir adam olarak kalmalı o.

Arkası kesilmek

Tükenmek, bitmek, süregelen bir şeyin son bulması. Kiranın da arkası kesilirse ne yaparız biz?

Arkasına düşmek

1. Birini gözden ayırmayarak arkasından gitmek. 2. Bir işi sona erdirmek için çok sıkı çalışmak. Arkasına düşmezsen nasıl elde edeceksin o evi?

Arkasında dolaşmak (gezmek)

Bir işi sonuca bağlamak için ilgili yerlere giderek görüşme fırsatı aramak, onların yardımını sağlamak.

Arkasını (birine) vermek

Bir kimsenin himayesinden güç almak. Arkasını kaymakama vermiş pervasızca konuşuyor, yolu burdan geçireceğim diyor.

Arkasını getirememek

Başladığı işi sürdürüp sona erdirememek, sonuçlandıramamak. Ne tembel adamsın, şu işin arkasını getiremedin hâlâ!

Arkasını sıvamak

İltifat etmek, okşamak, övmek, birisini bu yolları kullanarak bir işe sevk etmek. Arkasını sıvayarak yaptırıyorum her işi bu çocuğa.

Armudun sapı var, üzümün çöpü var demek

Hiçbir şeyi beğenmemek, her şeyin bir kusurunu bulmak.

Armut piş, ağzıma düş

Bir işin hiç emek harcamadan olmasını, kendiliğinden hazır olup ayağına gelmesini bekleyenlerin durumunu anlatmak için kullanılır.

Arpa boyu kadar gitmek

Pek az ilerlemek. Onca çabaya rağmen arpa boyu kadar gidebildim ancak.

Arpacı kumrusu gibi düşünmek

Derin derin ne yapacağını bilemeden, çaresizlik içinde düşünüp durmak. Öyle arpacı kumrusu gibi ne düşünüp duruyorsun?

Arpalık yapmak

Bir yeri sürekli çıkar kaynağı olarak kullanmak, sömürmek. Batılılar ülkemizi arpalık yaptılar âdeta.

Art düşünce (niyet)

Açığa vurulandan ayrı, gizli tutulan, asıl düşünce. Onun bizim hakkımızda art düşüncelere sahip olduğunu biliyorum.

Aşağı kurtarmaz

1. Bundan ucuza verilmez. 2. Daha aşağı bir durumu kendine lâyık görmez. Israr etme, bu araba daha aşağı kurtarmaz.

Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık

Sakıncalı oluşları eşit olan iki karşıt davranıştan birine karar verememe zorunluluğunu anlatmak için kullanılır.

Aşağı yukarı

Yaklaşık olarak, hemen hemen, tam değil de tama yakın. Aşağı yukarı on kilo gelir bu yük.

Aşağıdan almak

Sert konuşan kimselere karşı yumuşak bir dil kullanmak. Biraz aşağıdan alırsan onun sana zarar vermesini kolayca önlersin.

Aşık atmak

Birisiyle yarışmak, özellikle kendisinden üstün birisiyle yarış etmek. Sen benimle aşık atacak biri değilsin.

Asıp kesmek

1. İşkence etmek, zalimce tavırlarda bulunmak. 2. Tehdit etmek, zalimce davranışlarda bulunacakmış gibi konuşmak. Dün haktan ve adaletten söz edenler, bugün iktidar olunca asıp kesmeye başladılar.

Askıda kalmak

Bir engel çıkması dolayısıyla bir işin sonuca varamaması, yapılamayıp öylece kalması. Senin gelmemen yüzünden bütün işler askıda kaldı.

Askıya almak

1. Geciktirmek, belirsiz olarak ertelemek, bir işi zamanında yapmayıp savsaklamak. 2. Altı boşalmış yapıyı dikmelerle tutturarak yıkılmaktan kurtarmak. Söyle ona, o adamların tayin işlerini askıya alsın.

Askıya çıkarmak

Evlenecek kimselerin nikâhtan önceki durumlarını gösterir belgelerin, belirli bir süre için ilgili dairede görünür bir yere asılması, ilân edilmesi.

Aslan payı

1. Hak edilenden daha çok alınan pay, en güçlünün aldığı pay. 2. Bir bölüşmede en büyük pay. Aslan payı Ahmet`e düştü.

Aslan yürekli

Yılmaz, hiçbir şeyden korkmayan, yiğit, kahraman, Aslan yürekli Mehmetçik düşmanı çil yavrusu gibi dağıttı.

Aslı faslı (astarı) olmamak

Yalan, asılsız olmak, gerçek payı bulunmamak. Aslı astarı olmayan işlerin içine sürükleme bizi.

Astarı yüzünden pahalı olmak

Bir işin ayrıntısına ödenen paranın aslına ödenen paradan fazla olması, gerçek değerinden fazlaya malolması. Elbiseyi diktin ama astarı yüzünden pahalı oldu.

Astığı astık, kestiği kestik

Davranışlarından dolayı kimseye hesap vermeyen, istediği gibi davranan, çok sert kimseler için kullanılır.

At oynatmak

1. Ata hüner göstermek. 2. Bildiği ve istediği gibi davranmak. 3. Belli bir alanda üstünlük kurmak. Meydan adamlara kaldı, istedikleri gibi at oynatıyorlar.

Ata et, ite ot vermek (yedirmek)

Uygunsuz iş yapmak; birbirini tamamlayan, birbirine uyan unsurları ters kullanmak; kişilere işlerine yaramayan şeyi, ilgili olmadıkları görevi vermek. Ata et, ite ot verilen bir ülkede dirlik düzenlik mi olurmuş?

Ateş almak

1. Yanmak, tutuşmak. 2. Ateşli silâhın patlaması. 3. Telâşlanmak, öfkelenmek, heyecanlanmak, coşmak. Silâh birden ateş aldı.

Ateş bacayı sarmak

Bir iş ya da olay önüne geçilemez, tehlikeli bir durum almak. Ateş bacayı sarmadan çabuk gidelim buradan!

Ateş basmak

Aşırı ölçüde sıkılmak, heyecanlanmak, utanmak sonucu vücutta sıcaklığın artması, yüzün kızarması. O nadide, paha biçilmez vazoyu kırınca bedenini birden bire ateş bastı.

Ateş kesilmek

1. Çok kızgın, öfkeli davranışlar göstermek. 2. Çok çalışkan, hareketli ve becerikli olmak. 3. Ateşli silâhlarla yapılan atışa son vermek. Taraflar ateş kesilmesine razı olmadılar.

Ateş pahasına

Çok pahalı. Yeni daireler ateş pahası, nasıl alacağız?

Ateş püskürmek

Çok öfkeli olmak, ağır sözler söylemek. Öğretmen kapıyı kıran öğrencilere ateş püskürdü.

Ateşe atmak

Birini çok tehlikeli bir işe bile bile sokmak. Hiç aldırmadan, biricik kızını o adamla evlendirip ateşe atamazsın değil mi?

Ateşe tutmak

1. Ateşli silâhla mermi atmak. 2. Bir şeyi ateşin üzerinde tutarak ısıtmak. Zalim askerler zavallı köylüleri yaylım ateşine tuttular.

Ateşe vermek

1. Bir yeri bilerek yakıp yok etmek. 2. Aşırı ölçüde telâşlandırmak. 3. Bir toplumu, bir ülkeyi kargaşalık içine sürükleyerek yıkıma uğratmak. Dış güçler yerli işbirlikçilerle anlaşarak ülkeyi ateşe verdiler.

Ateşine (nârına) yanmak

Birinin yüzünden büyük haksızlığa uğramak, zarar görmek. Eğer bu malı satamazsam senin ateşine yanmış olacağım.

Ateşle oynamak

Çok tehlikeli, zarar verecek bir işin üstüne üstüne gitmek ya da böyle bir işe girişmek. Bırak o silâhı elinden! Ateşle oynadığının farkında mısın sen?

Ateşten gömlek

İçinde bulunulan acı, sıkıntılı, dayanılmaz durumu anlatmak için söylenir. İflas etmem, ateşten gömlek giymem demektir.

Atı alan Üsküdar`ı geçti

Fırsat kaçtı, artık yapılacak şey kalmadı anlamında kullanılır. Sen daha dur, atı alan Üsküdar`ı çoktan geçti.

Atı eşkin, kılıcı keskin

Her bakımdan güçlü, dilediğini yapabilir. Zalimlere karşı durmak mı istiyorsun? Atın eşkin, kılıcın keskin olmalı!

Atın yüğrükse bin de kaç

İmkânın varsa kendini kurtarmaya bak.

Atıp tutmak

1. Kendi gücünü aşacağı işler yapacağını söylemek, abartılı konuşmak. 2. Birisinin arkasından ileri geri konuşmak, kötü sözler etmek. Yüzüne karşı söyle, arkasından atıp tutma adamın.

Atsan atılmaz, satsan satılmaz

İşe yaramadığı, sıkıntı verdiği hâlde vazgeçilemeyen şeyler ve kimseler için kullanılır. Ne yapayım, kardeş işte! Atsan atılmaz, satsan satılmaz!

Attan inip eşeğe binmek

Bulunduğu dereceden, mevkiden, önemli görevden daha aşağı bir yere inmek veya alınmak. Aklını başına toplamazsan adamı işte böyle attan indirip eşeğe bindirirler.

Avaz avaz bağırmak

Olanca gücüyle bağırmak; sesi yettiği kadar, var gücüyle bağırmak. Tamam duyuyorum, öyle avaz avaz bağırma!

Avuç açmak

Yardım istemek, dilenmek, para istemek ya da ister duruma düşmek. Yarın avuç açmamak için bugünden çalışmalısın.

Avucunu yalamak

Umduğunu ele geçirememek, beklediğini elde edememek. Avucunu yalamak istemiyorsan harekete geç, sen de çalış.

Avucunun içine almak

Birini her dediğini yapar duruma getirmek, baskı ve etkisi altına almak. Kaymakam bütün kasabalıyı avucunun içine aldı.

Ayağa düşmek

1. Bir şeyin değerini kaybetmesi. 2. Yalvarır duruma gelmek. 3. İşe ilgisiz ve yetkisiz kimseler karışır olmak. Sevinmeyin boşuna, bu işi ayağa düşürmeyeceğim hiçbir zaman.

Ayağa kalkmak

1. Hasta iyi olmak. 2. Saygı göstermek için oturma durumundan ayak üzeri duruma geçmek. 3. Telâşlanmak, heyecanlanmak. 4. Dikilmek, ayakları üzerinde durmak. Dedem nihayet ayağa kalktı.

Ayağı (ayakları birbirine) dolaşmak

Yürürken herhangi bir sebepten ötürü ayakları birbirine takılmak, sendelemek. Korkusundan zavallının ayakları birbirine dolaştı.

Ayağı (ayakları) suya ermek (değmek)

Neden sonra aklı başına gelmek, bir şeyin aslını anlamak, beklenen biçimde olmadığını kavramak. Toy olduğu için doğruyu göremiyor, onun da ayağı suya erecek bir gün.

Ayağı düşmek

Bir yere uğramak, o yer yolu üzerinde bulunmak, yolu düşmek. Bu rezillikten sonra onun ayağının buralara düşeceğini sanmam artık.

Ayağı düze basmak

İşleri iyi gitmek, zorlukları yenerek rahata kavuşmak. Şu borcu da ödedik mi ayağımız düze basacak inşallah.

Ayağı ile gelmek

1. Kendi isteği ile gelmek. 2. Çok fazla emek sarf edilmeden elde edilmek. Adam ayağı ile geldi dayak yemeye.

Ayağına (ayaklarına) kara su inmek

Bir yerde ayakta beklemekten veya uzun süre dolaşmaktan çok yorulmak. Seni aramaktan ayaklarıma kara sular indi, nerelerdeydin Allah aşkına!

Ayağına bağ olmak

Bir işini yapmasına, bulunduğu yerden ayrılmasına engel olmak. Bu çocuk ayağıma bağ oldu, onu bırakıp da bir yere gidemiyorum.

Ayağına dolaşmak (veya dolanmak)

1. Birisinin yaptığı işe engel olmak. 2. Başkasına yaptığı kötülük kendi başına gelmek. Şu köpeği birisi çıkarsın atölyeden, insanın ayaklarına dolanıyor.

Ayağına gitmek

Büyüklük taslamadan alçak gönüllülük edip birinin yanına varmak. O baban senin, ayağına gitmelisin.

Ayağına kapanmak

Kendini küçük düşürerek yalvarıp yakarmak. İnsan ne birisinin ayağına kapanmalı, ne de birisini ayağına kapandırmalı.

Ayağını çekmek

Daha önce gittiği yere artık uğramaz olmak, ilişkiyi ve ilgiyi kesmek. Artık onlardan elimi ayağımı çektim.

Ayağını denk almak

Birilerinin kendisine karşı yapacakları muhtemel kötülüklere karşı uyanık davranmak, tedbirli olmak. Eğer ayağını denk almazsan o adamlar başına bir iş açacaklar senin.

Ayağını kaydırmak

Bir yolunu bularak birini bulunduğu işten, mevkiden uzaklaştırmak. Adamcağızın hiç suçu yokken ayağını kaydırdılar, şimdi aç susuz dolaşıyor.

Ayağını kesmek

1. Bir yere gitmez, uğramaz olmak. 2. Birini bir yere artık uğramaz duruma getirmek. Öyle korkutun ki o adamın ayağı kesilsin bu meyhaneden?

Ayağını sürümek

1. Verilen bir görevi ağırdan yapmak. 2. Bir yerden ayrılmak üzere bulunmak. 3. Ölmek üzere olmak. 4. Halk inanışına göre birinin gelmesi, ardından başkalarının da gelmesine yol açmak. Ayağını mı sürüdün, ne çok gelen oldu?

Ayağını yorganına göre uzatmak

Gelirini giderine uydurmak, harcamalarda geliri aşmamak. Ayağını yorganına göre uzatmazsan ileride aç kalırsın.

Ayağının altına almak

1. Acımasızca, tekmelerle kıyasıya dövmek. 2. Bir şeyi küçük görerek ondan faydalanma yoluna gitmemek, o şeyi tepmek. Önüne serilen bütün nimetleri ayağının altına aldı hiç tınmadan.

Ayağının tozuyla

Henüz dinlenmeden, yoldan gelir gelmez. Adamı ayağının tozuyla kodese tıktılar.

Ayak altında kalmak

1. Hor görülüp aşağılanmak, değer verilmemek. 2. İnsanların sık gelip geçtiği yerde, kalabalık içinde kalmak. Seyyar satıcıların pek çoğu ayak altında kalınacak bir yeri seçerler.

Ayak atmamak

Bir yere hiç gitmemek. O kente ayak atmadım henüz.

Ayak diremek

Bir şeyde ısrar etmek, karşı koymak, kendi kararından vazgeçmemek. Ayak diremeseydi çoktan evini yıkmış olacaklardı.

Ayak takımı

İşe yaramaz, bilgisiz, görgüsüz, kaba, serseri, değersiz kimselerin bütünü. Mahallemizde ayak takımı gittikçe çoğalıyor.

Ayak üstü (üzeri)

1. Kısa süre içinde, acele olarak. 2. Ayakta durarak, ayakta dikilerek. Gel de şu büfede ayak üstü atıştıralım biraz.

Ayak uydurmak

1. Adımlarını başkasınınkine uydurmak. 2. Kendi gidiş ve davranışını başkasınınkine benzetmek. Bu bozuk topluma ayak uydurmak zorunda değiliz.

Ayaklar altına almak

Önem verilmesi gereken şeyleri hiçe saymak, çiğnemek. Babasının onun için verdiği emekleri ayaklar altına alarak o serseriliği seçti.

Ayakları geri geri gitmek

Bir yere istemeye istemeye, gönülsüz gitmek. Hoşlanmadığım bu insanların yanına yaklaştıkça ayaklarım geri geri gitmeye başladı.

Ayaklı kütüphane

Çok şey okumuş, her sorulana cevap veren, çok şey bilen, okudukları aklında kalmış kimse. Adam ayaklı kütüphaneydi sanki!

Ayakta kalmak

1. Bir zorluk karşısında yıkılmamak, çökmemek. 2. Oturacak yer bulamamak. Gemi öyle kalabalıktı ki hepimiz ayakta kaldık.

Ayasofya`da dilenip Sultanahmet`te sadaka (zekât) vermek

Kendisi başkasının yardımı ile geçinirken, gösteriş için elindekini başkalarına yardım amacıyla dağıtmak.

Ayıkla pirincin taşını

Bir işin oldukça karışık, dolaşık, içinden çıkılması güç olduğunu anlatmak için kullanılır. Durup dururken adama olmadık sözler söylemiş, şimdi ayıkla pirincin taşını!

Ayılıp bayılmak

1. Sinir krizi geçirmek, bunalıma düşmek. 2. Birini kendinden geçercesine sevmek, beğenmek. Her kan görüşünde ayılıp bayılıyor.

Ayranı kabarmak

Öfkelenmek, kızıp bağırmak; coşmak. O konuştukça adamın elleri titriyor, ayranı kabardıkça kabarıyordu.

Ayvaz kasap hep bir hesap

Ha öyle ha böyle, ikisi de bir; hangi yolu seçersek seçelim aynı sonuca varır anlamında kullanılır.

Ayyuka çıkmak

1. Pek yükselmek (ses için). 2. Herkesçe duyulmak, yayılmak (dedikodu için). Öyle kızgındı ki sesi ayyuka çıkıyordu.

Aza çoğa bakmamak

Eline geçenle yetinmek, tok gözlü olmak.

Azizlik etmek

Şaka ile takılmak, muziplik etmek, şaka ile aldatmak. Osman azizlik etmeye bayılır.

Baba adam

Ağır başlı, iyi yürekli, olgun, hoşgörülü, yaşlıca adam. Ne baba adammış meğer, ailesinden değil, komşularından bile kimseyi ihmal etmedi.

Baba ocağı (evi veya yurdu)

Dededen, babadan kalma ev; toprak, yurt. Borçları yüzünden baba evini satmak zorunda kaldı.

Babana rahmet

Yaptığın iş, söylediğin söz çok yerinde; Allah senden razı olsun anlamında hoşnutluk, memnunluk bildirmek için kullanılır.

Babası tutmak (veya babaları üstünde olmak)

Çok fazla öfkelenmek, kızgınlığı her hâliyle belli olmak. İş meselesini konuşamadım, çünkü babaları üstündeydi odasına girdiğimde.

Babasının hayrına (mı?)

Hiçbir çıkar gözetmeksizin. Babasının hayrına mı yaptı sanıyorsun senin işini?

Bağ bozmak (bağbozumu)

1. Bağda son kalan ürünün toplanması. 2. Bu işlerin yapıldığı mevsim (güz), gün. Bağbozumu besmele ile başlarsa bereketli olur.

Bağrı yanık

Çok acı çekmiş; dert, sıkıntı, darlık, kahır görmüş; yaslı. Nice bağrı yanık insanlar yaşamış bu topraklarda.

Bağrına basmak

1. Kucaklamak, kolları ile sararak göğsüne yaslamak. 2. Birini gözetip kayırmak, koruyup yetiştirmek. Amcası, yeğenini bağrına basmakta geçikmedi.

Bağrına taş basmak

Uğradığı zarara, felakate sesini çıkarmadan katlanmak. Evi yıkılan Hasan bağrına taş basmaktan başka bir yol bulamadı.

Bağrını delmek

İçine işlemek, pek dokunmak, dertli olmasına yol açmak. Yurdundan kovulması, şairin bağrını deldi.

Bahse girmek

Görüşünde veya iddiasında haklı çıkacak tarafa bir şey verilmesini kabul eden sözlü anlaşma yapmak. Erken kalkmak konusunda onunla bahse girdik.

Bahtı kara

Mutsuz, dertten kurtulamayan, işleri hep ters giden. Allahım, şu bahtı kara kuluna yardım et de düzlüğe çıksın!

Baklayı ağzından çıkarmak

Sabrı tükenip o zamana kadar sakladığı şeyleri söylemek. Yeter artık, çıkar ağzından şu baklayı!

Bal alacak çiçeği bilmek

Çıkar sağlanacak yeri veya şeyi bulmak, bu konuda nasıl hareket edileceğini bilmek. Onun bal alacak çiçeği bilmede üstüne yoktur.

Bal dök (de) yala

Bir yerin çok temiz, pırıl pırıl olduğunu anlatmak için kullanılır. Odayı öyle elden geçirmiş ki bal dök de yala!

Bal gibi

1. Çok tatlı. 2. Çok iyi, adamakıllı, pekâlâ. Bal gibi iş, daha ne duruyorsun?

Baldırı çıplak

İşsiz güçsüz, serseri, başı boş, ayak takımından. Sokaklar baldırı çıplaklardan geçilmiyor.

Balgam atmak

Bir iş ya da konu üzerinde kuşku uyandıracak söz söylemek. Lütfen sus, ortaya bir balgam atıp da insanı huzursuz etme.

Balık etinde

Ne şişman, ne zayıf; biçimli, kilosu yerinde olan.

Balık istifi

Çok sıkışık bir durumda. Otobüs, balık istifi gibi yerleşmiş insanları zor taşıyordu.

Balık kavağa çıkınca

Gerçekleşmesi mümkün olmayacak işleri anlatmak için kullanılır. O kız, o çocukla ancak balık kavağa çıkınca evlenir.

Balon uçurmak

İlgililerin ne diyeceklerini anlamak veya insanların telâşlanmalarını sağlamak amacıyla aslı olmayan bir haber yaymak. Askerliğin kısalmasıyla ilgili bir balon uçurdu, buna sonra kendisi de inanmaya başladı.

Balta olmak

Musallat olmak, asılmak, direnerek bir şey istemek, istediğini yaptırmak için sürekli ısrar etmek. İnsanın başına balta olan kişileri sevmek mümkün değil.

Baltayı taşa vurmak

Bilmeyerek karşısındakini kıracak söz söylemek, pot kırmak. Baltayı taşa vurunca öyle utandı ki sormayın gitsin.

Bam teline basmak

Bir kimseyi, duyarlılık gösterdiği konuda kızdıracak söz söylemek, öfkelendirecek bir şey yapmak. Bir insanı delirtmek mi istiyorsun? Onun bam teline basacaksın.

Bana mısın dememek

Aldırış etmemek, ona hiçbir şey etkili olmamak. Sırtına o kadar yük vurdular, adam yine de bana mısın demedi.

Barut fıçısı

Her an karışıklık, kavga ve savaşın çıkacağı yer. Nereden çıktığı belli olmayan bir ses, meydanı bir anda barut fıçısına döndürdü.

Barut kesilmek

Çok öfkelenmek, kızmak, sinirlenmek. Elektriği bağlanmayan adam barut kesilmiş, etrafa bağırıp duruyordu.

Baş ağrısı

Varlığı tedirginlik verici şey, rahatsız edici kimse. Sen ne baş ağrısı bir adammışsın meğer!

Baş ağrıtmak

Yerli yersiz konuşarak, gereksiz sözler söyleyerek, çok konuşarak birisini rahatsız etmek. Baş ağrıtmakta üstüne yoktur senin.

Baş alamamak

Çok uğraştıran bir konudan kurtulup da vakit ve fırsat bulamamak. Şu çocuklarla uğraşmaktan baş alamıyorum ki sana geleyim.

Baş aşağı gitmek

Sürekli kötüleşmek, zarar görmek. Baş aşağı giden işlerinin önünü alamadı bir türlü.

Baş başa (kafa kafaya) vermek

Birbirinin düşüncesinden yararlanmak üzere birkaç kişi toplanıp bir konuyu görüşmek, bir konuda dertleşmek. Bu sorunu ancak baş başa vermekle çözebiliriz.

Baş başa kalmak

Biriyle yalnız kalmak, iki kişi bir arada yalnız kalmak. Misafirler gittikten sonra baş başa kaldılar.

Baş belâsı

Sürekli rahatsız eden, yük olan, bir kimseye musallat olup sıkıntı veren ve uzaklaştırılamayan kişi ya da şey. Şu baş belâsı adamı uzaklaştırırsanız sevindirirsiniz beni.

Baş çekmek

Ön ayak olmak, öncülük etmek. Hayatı boyunca baş çeken bir adam olarak yaşadı.

Baş edememek

Gücü yetmemek, başarı kazanamamak, bir işi başarmakta zorluk çekmek. Şu uysal insanlarla baş edemezsen kiminle edeceksin!

Baş eğmek

Direnmekte vazgeçip güçlünün buyruğuna girmek, teslim olmak. Türk milletine baş eğdiremezsin.

Baş göstermek

Ortaya çıkmak, belirmek, vuku bulmak. Milletimiz baş gösteren bu yeni fikri kısa zamanda benimseyecektir.

Baş göz etmek

Evlendirmek. Şu kızı da bir baş göz edersem gözüm arkada kalmayacak.

Baş köşe

Saygı duyulan, önder sayılan büyüklerin oturması için ayrılan yer. Baş köşeye oturmak onun her zaman hakkıdır.

Baş koymak

Bir şey uğruna ölümü göze almak. Çekil önümden ben bu yola baş koydum.

Baş sallamak

Anlasa da anlamasa da karşısındakinin her sözünü uygun bulur görünmek. Her şeye baş sallayan insanlardan hiç hoşlanmam.

Baş tacı etmek

Değer vermek, çok üstün tutmak, çok sevmek. Babalarını baş tacı ettiler, toz kondurmuyorlar adama.

Baş üstünde yeri var

Sevgi, ilgi ve saygı ile karşılanıp ağırlanır. anlamında kullanılır. Durmasın gelsin, baş üstünde yeri var.

Baş vermek

1. İnandığı bir şey uğrunda ölmek, canını vermek. 2. Belirmek, kimi bitkilerin başak tutmaya başlaması. Ektiğimiz buğdaylar baş vermeye başladı.

Baş vurmak

1. Müracaat etmek, bir işin yapılmasını bir kimse veya kuruluştan istemek. 2. Bilgi edinmek üzere bir kaynağa bakmak, bir kimseye danışmak. Vakit geçirmeden ansiklopediye bakalım da öğrenelim.

Baş yemek

1. Sofrada en önemli yemek. 2. Birinin ölümüne sebep olmak. 3. Birinin herhangi bir işte güç durumda kalmasına yol açmak. Adamın başını sebepsiz yere yediler, şimdi çoluk çocuk aç kalacak.

Başa (başına) kakmak

Yapılan iyiliği yüzüne vurarak birisini üzmek, incitmek. Üç kuruş verdi, üç gün geçmeden başına kaktı.

Başa baş (gelmek)

Birbirine denk, eşit olmak; birlikte olmak. Takımlar başa baş bir mücadele verdiler.

Başa çıkmak

Gücünün üstünlüğünü kanıtlamak, bir şeye gücü yetmek. Onunla başa çıkabilirim, merak etme sen.

Başa geçmek

1. En üstün yeri almak. 2. Herhangi bir konu önemce ilk sırayı almak. Ülkede ekonomik yolsuzluklar başa geçti.

Başa gelmek

Kötü bir duruma uğramak. Kim demiş başa gelen çekilir diye?

Başa güreşmek

1. Yağlı güreşte başpehlivanlık için güreşmek. 2. En üstün sonucu almak için mücadele etmek, yarışmada birinciliği almak için uğraşmak. Takımımız öteden beri başa güreşir.

Basireti bağlanmak

Gerçeği göremez, iyi düşünüp kavrayamaz bir duruma düşmek. Öylece kalakaldım, ne yapacağımı bilemiyorum, basiretim bağlandı âdeta.

Başı ağrımak

Bir işten dolayı sorumlu duruma düşmek, kaygu çekmek. Sana güveniyorum, başımı ağrıtmayacağına eminim, haydi güle güle git.

Başı altından çıkmak

Kötü bir şey, kötü bir durum, birinin gizli düzeni ve tertibiyle meydana gelmek. Böyle şeyler bilirim ki senin başının altından çıkar, şimdi bana doğruyu söyle, kim kırdı vazoyu.

Başı bağlı olmak

1. Evli ya da nişanlı olmak. 2. Serbest, özgür olmayan, bir yere bağımlı olan. Nihayet oğlanın da başını bağladık.

Başı boş bırakmak

Bir kimsenin üzerindeki denetimi ve gözetimi kaldırmak, kendi bildiğine bırakmak. Çocuk dediğin başı boş bırakılmaya gelmez.

Başı darda kalmak (başı dara düşmek)

Çok sıkıntılı, çaresiz bir durumda olmak; parasızlıktan dolayı güç bir durumda kalmak. Başı darda kalan insanlara yardım etmek insanlık borcudur.

Başı derde girmek

Can sıkıcı, üzücü, istemediği bir duruma düşmek. Şu kendini bilmez adamla başım derde girsin istemiyorum.

Başı dik gezmek

Utanılacak bir durumu olmadan, onurlu şekilde toplumda yer almak. Başı dik gezen insanları sevmemek elde değil.

Başı dönmek

1. Bir şey karşısında şaşırmak. 2. Sıkıntı meydana getiren bir durum karşısında bunalmak. 3. Dengesini yitirmek, gözleri kararmak; çevresi kararıyor, dönüyor, kayıyor duygusu içinde sarsılmak. Arabayı durdurun, başım dönmeye başladı.

Başı göğe ermek

Beklenmeyen, umulmayan bir mutluluğa, sevince ulaşmak. Üç kuruş zam yapıldı diye maaşına, başı göğe erdi sanıyor; bilmiyor ki enflasyon bir ay sonra alacak o zammı elinden.

Başı kalabalık (olmak)

Bir iş dolayısıyla yanında çok fazla kişi olmak. Kusura bakma, başım kalabalıktı bugün, seni arayamadım.

Başı sıkışmak (sıkılmak)

Herhangi bir güçlük karşısında kalmak, bunalmak. Onun görevi, başı sıkışan insanlara yardım etmektir.

Başı tutmak

1. Önde olmak. 2. Gürültüden, üzüntüden ve çok konuşmadan başı ağrımak. Kesin artık şu dedikoduyu, yoksa başım tutacak!

Başına belâyı satın almak

Sıkıntı, üzüntü ve tedirginlik verici olduğunu sonradan anladığı bir işe kendi isteği ile girmiş bulunmak. Nereden girdim bu inşaat işine, durup dururken başıma belâyı satın aldım.

Başına bir hâl gelmek

Büyük, içinden çıkılması zor güçlüklerle karşılaşmak; kötü duruma düşmek. Gece gitme, başına bir hâl gelir diye korkuyorum.

Başına buyruk

Dilediğini izin almaksızın yapan, istediği gibi davranan. Sizin çocuk da amma başına buyruk bir çocuk olmuş.

Başına çalmak

Bir şeyi sert, öfkeli ve kızgın bir davranış içinde vermek. Al da başına çal bu sapı kırık küreği.

Başına çökmek

1. İştahla sofraya oturmak. 2. Bir işi çabuk bitirmek üzere oturup ele almak. 3. Birini altına alıp dövmek. Birkaç kişi utanmadan zavallı adamın başına çöktüler.

Başına çorap örmek

Bir kimseye, haberi olmadan, kötü duruma sokucu davranışta bulunmak, alt etmek için gizlice plân kurmak. Onun başına bir çorap örecekler diye korkuyorum.

Başına devlet kuşu konmak

Ummadığı, beklemediği bir nimete ya da varlığa kavuşmak. Nasıl aldı bu köşkü? Başına devlet kuşu mu kondu dersin?

Başına dolamak

İçinden çıkılması zor bir işi birine musallat etmek. Bu işi benim başıma dolayanlar, dilerim hiçbir zaman onmazlar!

Başına iş açmak

Uğraştırıcı ve üzücü bir işin çıkmasına yol açmak. Bırak o bıçağı elinden, hiç yoktan başına iş açacaksın.

Başında kavak yeli esmek

1. Sorumluluk duygusundan uzak, zevk ve eğlence peşinde koşmak (genç için). 2. Gerçekleşmeyecek şeyler düşünerek vakit geçirmek. Bu çocuk da büyümedi bir türlü, hâlâ başında kavak yelleri esiyor.

Başından aşağı kaynar sular dökülmek

Çok kötü, üzücü, sıkıntı verici ya da utandırıcı bir olay karşısında vücudunu ter basmak, ürpermek. Babasını karşısında görünce başından aşağı kaynar sular döküldü.

Başından atmak

1. Gereksiz görülen bir bağlılığa, bir ilişkiye son vermemek; bir istekte bulunan kişiyi yanından uzaklaştırmak. 2. Yapılması zor bir işi yapmaktan kendini kurtarmak ya da o işi bir başkasına yüklemek. Sonunda o işi başından atmasını becerdi.

Başından büyük işlere girişmek (veya kalkışmak)

Gücünün üstünde olan işleri yapmaya kalkışmak. Çekil lütfen, başından büyük işlere kalkışıp da kendini rezil etme bari.

Başından korkmak

Hayatından kaygı duymak, cezalandırılmaktan korkmak. Düşman topraklarına girince başından korkmaya başladı.

Başını ağrıtmak

1. Gereksiz sözlerle birini bunaltmak. 2. Bir iş için birini uğraştırmak, sıkmak. Yeter artık, bu iş için başımı ağrıtıp durma.

Başını alıp gitmek

Nereye gideceğini bildirmeden, izin almadan gitmek. İçine düştüğü sıkıntıdan kurtulamayan adam başını alıp gitti.

Başını bağlamak

Evlendirmek. Askerliği biten Ali`nin başını bağlamayı düşünen annesi kolları hemen sıvadı.

Başını belâya sokmak

Bir kimseyi, zarar göreceği, kötü sonuçlarla karşılaşacağı bir işe sokmak. Oğlanın da başını belâya sokacaklar diye ödüm kopuyor.

Başını bir yere bağlamak

Bir işe yerleştirmek, işsizlikten kurtarmak. Çok geçmeden oğlunun da başını bir yere bağlamayı becerdi.

Başını boş bırakmak

Denetimsiz, yalnız ve serbest bırakmak. Bu çocuğun başını boş bırakma, yoksa başı belâya girecek.

Başını derde sokmak

Sıkıcı, yorucu, üzücü bir işe girmek veya getirilmek. Tanımadığı adamlarla işe girişince başını derde soktu.

Başını dinlemek

Sessiz, sakin bir ortama çekilmek; kalabalıktan ve gürültüden uzaklaşmak. Emekli olur olmaz başımı dinleyecek bir köşe arayacağım

Başını ezmek

Birini hareket edemez, kötülük yapamaz ya da başını kaldırıp bir işi göremez duruma getirmek. Zalimlerin başını ezecek adamlara bugün ne kadar ihtiyaç var!

Başını kaşımaya (kaşıyacak) vakti olmamak

Çok meşgul olmak, başka bir işi yapmaya hiç vakti olmamak. Bana yükleme o işi, çünkü başımı kaşıyacak vaktim yok.

Başını taştan taşa vurmak

Fırsatı kaçırdığı için çok pişman olmak, çaresiz kalarak kahırlanmak. Zamanında eve gidip hasta çocuğu doktora götürmediği için başını taştan taşa vuruyordu.

Başını vermek

Bir ideal uğrunda kendini feda etmek, canını vermek. Yiğitler başını vermesiydi bu ülke düşmanlardan kurtulur muydu?

Başını yemek

Bir kimsenin büyük zarar görmesine ya da ölmesine yol açmak. Ruhsuz herifler adamın başını yemek için yarışa giriştiler.

Başının çaresine bakmak

Kimsenin yardımı olmadan kendi işini kendi yapmak, kendini zor durumdan kurtarmak. Benden sana fayda yok, başının çaresine baksan iyi olacak.

Başının derdine düşmek

Başka bir şeyle ilgilenemeyecek kadar sıkıntılı, üzücü ve tehlikeli bir duruma çare bulmaya çalışmak. Adamın bize aldıracağı yok, baksana başının derdine düşmüş.

Başının etini yemek

Sürekli olarak, bıktırıncaya kadar, ısrarla birinden bir şey istemek; bu sebeple onu rahatsız edip üzmek. Tamam kızım, alacağız o oyuncağı, yeter başımın etini yediğin!

Basıp gitmek

Aklına koyduğu şeyi yapmak amacıyla, o an bulunduğu yerden kimseye danışmadan ayrılmak. Öyle her aklına estiğinde basıp gidemezsin buradan.

Baskın çıkmak

Üstünlüğünü göstermek, karşısındakini geçmek. Koşuda değil, ancak güreşte baskın çıkarım ona.

Baştan aşağı

Tamamiyle, hepsi, bütünüyle. Evi baştan aşağı boyadılar.

Baştan kara gitmek

Sonunu düşünmeyerek, hatta sonucun kötü olduğunu bildiği hâlde hesapsız, batarcasına bir yol tutmak; felâkete doğru gitmek. Bu baştan kara gittiğin hayata artık bir son vermelisin.

Baştan savma

Üstün körü, özen gösterilmeden, gelişi güzel. Yaptığın işin tamamen baştan savma olduğu ne kadar açık.

Bastığı yeri bilmemek

1. Çok fazla sevinmek. 2. Dengesiz hareketlerde bulunmak, durumunu kontrol edememek, şaşkınlıktan nerede olduğunu bilememek. Eşinin ölümünden sonra bastığı yeri bilmez bir adam oldu.

Baston (kazık) yutmuş gibi

Dimdik duran, yürüyen kimsenin durumu. Baston yutmuş gibi ortalıkta dolaşıp da asabımı bozma!

Battı balık yan gider

İşlerin kötü gittiğine, düzelmeyeceğine, bu konuda da umut kalmadığına göre artık istenildiği gibi davranılabilir, ne olursa olsun anlamında kullanılır. Aldırma, üzülme artık, battı balık yan gider.

Bayrak açmak

1. Bir dava yolunda toplanmaya çağırmak. 2. Gönüllü asker toplamaya girişmek. Düşmana karşı yurdun dört bir yanında bayrak açan yurtseverler sonunda amaçlarına ulaştılar.

Bayram etmek

Çok sevinmek. Oyuncakları görünce çocuklar bayram etti.

Bel bağlamak

Güvenmek, birisinin kendisine yardım edeceğine inanmak, inanıp arkasından gitmek. İnsanoğluna bel bağlanılmaz.

Bel vermek

(Dik şeylerin) dışarıya doğru, (yatay şeylerin de) aşağıya doğru kamburlaşmak. Yeni ördüğümüz duvar bel verdi.

Belâ aramak

Kavga çıkararak, önüne gelene çatarak ya da başka sebeplerle kendisi için tehlikeli bir durum oluşmasına yol açmak. Bırak sövmeyi, belâ mı arıyorsun başına?

Belâsını bulmak

Kendi yol açtığı tehlikeli bir durumun içine düşmek, hak ettiği cezayı görmek. Adam nihayet belâsını buldu.

Belâyı satın almak

Kendi davranışları yüzünden tehlikeyi üstüne çekmek. Köylülerle biraz daha uğraşırsak belâyı satın alacağız, haydi gidelim buradan.

Beli bükülmek

1. Yaşlılık yüzünden güçsüz kalmak, bir iş yapamaz duruma gelmek. 2. Üzüntü ve kederden ruhsal bir çöküntüye düşmek. İflas eden şu genç adamın bir yılda beli büküldü.

Belini doğrultmak

Kötüye giden durumunu yeniden düzeltmek, güçlenmek, kaybettiği itibarını ve ekonomik gücünü yeniden kazanmak. Adam kısa zamanda belini doğrulttu.

Belini kırmak

1. Birini bir şey yapamaz duruma getirmek. 2. Bir işin en güç tarafını yapmak. Tarlanın ortasından şu tümseği de kaldırdık mı işin belini kırmış sayılırız, artık gerisi kolay olacaktır.

Ben hancı, sen yolcu (oldukça)

Özel ilişkilerimiz sürüp gittikçe senin bana işin düşer ya da Nasıl olsa yine karşılaşacağız anlamında kullanılır. Demek şu küçük paketi götürmüyorsun, öyle olsun, ben hancı sen yolcu, bugünün yarını da vardır.

Benlik dâvası

Önde görünmek, her şeyde söz sahibi olmak, her şeyi kendi düşüncesine uydurmak, hep dediğini yaptırmak çabası ve tutkusu. Benlik dâvası güden insanlar bir yere varamazlar.

Benzi atmak

Bir sebepten ötürü ansızın yüzünün rengi sararmak, solmak. Askerleri karşısında görünce benzi attı.

Bereket versin

1. Allah size bol kazanç versin anlamında iyi dilek sözü. 2. Çok şükür ki iyi ki (hoşnutluk anlatır). Bereket versin ki ona bir şey olmamış.

Beş aşağı beş yukarı

Çok az fark olarak, kararlaştırılmak istenen sayıdan, ölçüden bir miktar az veya çok olarak. Beş aşağı beş yukarı bir kg. çeker bu tavuk.

Bet (i) bereket (i) kalmamak

Bolluğun, verimliliğin kalmaması, sona ermesi. Yanımıza geldiği günden beri evin beti bereketi kalmadı.

Betine gitmek

Ayıp saymak, kötü karşılamak, kendisine yedirememek. Senin yaptığın iş adamın çok betine gitti.

Beyin yıkamak

Bir insanı, kendine özgü düşünce ve dünya görüşüne yabancılaştırmak, başka yönlerde düşünür ve davranır duruma getirmek. Batılılar ülke insanımızın beynini yıkamaya devam ediyorlar.

Beylik söz

Etkisi kalmamış, herkesin kullanageldiği söz. Bırak artık şu beylik sözleri, kimseyi etkileyemiyorsun.

Beyni bulanmak

1. Sersemlemek, sağlıklı düşünemez olmak. 2. Kötü bir şey olacağını sezinleyip huzuru kaçmak. Adamların suratlarını hiç beğenmedim, beynim bulandı, haydi gidelim buradan.

Beyninden vurulmuşa dönmek

Umulmadık, beklenmedik bir olay karşısında şaşkınlığa düşmek, düşünce yeteneğini yitirir gibi olmak. Adamı karşısında görünce beyninden vurulmuşa döndü.

Beynine girmek

1. Akla uygun gelmek. 2. Bir kimseyi türlü yollara baş vurarak bir şey yapmaya inandırmak, kandırmak. 3. Ezberlemek, aklında tutmak. Ne kadar okursam okuyayım beynime girmiyor.

Bildiğini okumak

Kim ne derse desin, istediği gibi davranmak. Bildiğini okumaya devam edersen, sonunda zarar görmen muhakkak olacak.

Bile bile lâdes

Bile bile aldınmış görünme, öyle gerektiği için kötü bir durumu kabullenme. Ağaçları kesmesine bile bile lâdes dedim.

Bin dereden su getirmek

Birini kandırmak için dil dökmek, birçok sebep ileri sürmek, aldatıcı sözler sarf etmek. O evi almamam için bin dereden su getirdiler.

Bindiği dalı kesmek

Kendisi için gerekli ve yararlı olan şeyi kendi eliyle yok etmek. Geçimini sağladığın o tarlayı sakın satma, yoksa bindiğin dalı kesmiş olursun.

Bir atımlık barutu olmak (veya kalmak)

1. Bir konuda yapacağı çok az şeyi olmak. 2. Dayanacak pek az gücü kalmak. Bir atımlık barutu kalmış, hâlâ ben yaparım o işi diyor.

Bir ayağı çukurda olmak

Çok yaşlanmış olmak, yaşayacak çok az zamanı kalmış olmak. Dedemin bir ayağı çukurda, onu üzmeyin artık.

Bir ayak önce (evvel)

Çok çabuk, bir an önce, ivedi olarak. Bu iş, bir ayak önce yapılacak bir iştir.

Bir baltaya sap olmak

Belirli bir sanat ya da iş sahibi olmak. Şu yaşa geldin ama bir baltaya sap olamadın gitti.

Bir bardak suda fırtına koparmak

Çok basit, küçük, önemsiz bir şeyi büyütüp içinden zor çıkılır bir olay hâline getirmek. Bir bardak suda fırtına koparmayı bırak artık, mendilini yaktıysa evi de yakmadı ya!

Bir çuval inciri berbat etmek

İyi olan, yolunda giden bir durumu yanlış davranışlarla bozmak, olumsuz bir gidişe sokmak. Eline çekici alır almaz çiviye vurdu, çivi tahtayı yarıp geçti, bir çuval inciri berbat ettiğini o zaman anladı.

Bir dalda durmamak

Sık sık düşünce, iş ya da tutum değiştirmek. Bir dalda dursaydı başına bu iş gelmeyecekti.

Bir damla

1. Çok az, pek az (sıvı şeyler için söylenir). 2. Çok küçük (çocuklar için söylenir). Bir damla su kaldı, ne yapacağız su gelmezse.

Bir dediği iki olmamak

Her istediği hemen yapılmak, yerine getirilmek. O, bir dediği iki olsun istemiyordu.

Bir deri bir kemik kalmak

Çok zayıflamak, kilo kaybına uğramak. Zavallı çocuk, bu illete yakalanalı beri bir deri bir kemik kaldı.

Bir dikili ağacı olmamak

Malı, mülkü veya evi olmamak. Şu dünyada bir dikili ağacımız olmayacak bu gidişle.

Bir eli yağda, bir eli balda (olmak)

Bolluk, varlık, rahat ve huzur içinde olmak. Bir eli yağda, bir eli balda, daha ne istiyor ki?

Bir elle verdiğini öbür elle almak

Bir kimseye yaptığı iyiliği, yararı, başka bir yola baş vurarak sağladığı çıkarla ödetmek. Bir eliyle verip öbür eliyle aldığını çok zaman sonra anladım.

Bir gömlek aşağı

Bir derece daha düşük. Sizin ürettiğiniz fındık, bizimkinden bir gömlek daha aşağıdadır.

Bir hâl olmak

1. Bir şeyi çok yapa yapa usanmak, yorulmak, fenalık gelmek, bezmek. 2. Daha önce görülmeyen davranışlar içinde olmak, huyu değişmek. 3. Kazaya uğramış olmak. Gecikti, başına bir hâl mi geldi acaba?

Bir hoşluğu olmak

Rahatsız, neşesiz olmak. O şiddetli kazayı görünce bir hoş oldum.

Bir kalemde

Birden ve toptan, bir işlem ile. Bir kalemde öde de kapat şu hesabı.

Bir kapıya çıkmak

Aynı sonuca varmak, aynı neticeyi vermek. Ha sen söylemişsin ha ben, bir kapıya çıkmaz mı?

Bir kaşık suda boğmak

Bir kişiye çok fazla kızmak, elinden gelse öldürecek ölçüde sinirlenmek. Şu yalancı herifi her söz söyleyişinde bir kaşık suda boğasım geliyor!

Bir kıyamettir gitmek (kopmak)

Çok fazla gürültü, patırtı, telâş olmak. Alevler bacayı sarınca bir kıyamettir koptu sokakta.

Bir Köroğlu bir Ayvaz

Bir karı kocanın çocuğunun olmaması yahut yakınlarının yanlarında bulunmaması. Bir Köroğlu bir Ayvaz olmasak bu maaşın bize yeteceği yok.

Bir kulağından girip öbür kulağından çıkmak

Söylenen söze önem vermemek, kulak asmamak, umursamamak. Söylediğim söz bir kulağından girip öbür kulağından çıkarsa anlamazsın elbet!

Bir pula satmak

Bir kimseyi bir çıkar uğruna harcamak. Parayı görünce adam bizi bir pula satıverdi.

Bir şeye benzememek

İşe yarar durumda olmamak, istenilen biçimde bulunmamak. Bu kadar emekten sonra bari bir şeye benzemiş olsaydı şu kapı.

Bir sözünü iki etmemek

Birinin her istediğini hemen yerine getirmek. Ah benim tatlı çocuğum, bir sözümü iki etmez, hemen yapıverir.

Bir taşla iki kuş vurmak

Bir davranışla iki veya birden çok yararlı sonuç elde etmek, bir girişimle iki iş yapmak. Anladım amacını, bir taşla iki kuş vurmak.

Bir tutmak

Eşit görmek, eşit saymak, farklı muamelede bulunmamak. Öğretmen, sınıftaki öğrencilerin hepsini bir tutmalıdır.

Bir yaşına daha girmek

Şaşılacak bir durumla, yeni bir şeyle karşılaşmak. Aman yarabbim, onu o kılıkta görünce bir yaşıma daha girdim.

Bir yastığa baş koymak

Evli bulunmak, acı ve tatlı günlerde birbirini desteklemiş olmak. Biz kırk yıl bir yastığa baş koyduk, nasıl unuturum onu?

Bir yastıkta kocamak

Karı ve koca birlikte uzun bir ömür sürmek. Bir yastıkta kocarsınız inşaallah.

Birbirine düşmek

Aralarında anlaşmazlık çıkıp birbirlerine kötü bakmaya başlamak. Çocukların kavgası yüzünden birbirlerine düştüler.

Birbirine girmek

1. Aralarında çıkan anlaşmazlık kavgaya dönüşmek, çarpışmak, saldırmak. 2. Bir kaza sonucu araçların birbirine çarpması. Su yüzünden sokak sakinleri birbirine girdi.

Bire bin katmak

Olduğundan çok göstermek, abartmak. Bire bin katarak anlatmaya bayılır.

Bire bir gelmek

Etkisini hemen ve kesin olarak göstermek. Verdiğin ilaç diş ağrıma bire bir geldi.

Bit yeniği

Kuşkulu bir nokta, işin gizli kalmış, kötü ve aksak yönü. Bir bit yeniği var gibime geliyor bu işte, haydi hayırlısı.

Bize de mi lolo!

Senin ne mal olduğunu biliyoruz, bize yutturamazsın ya; seni yeterince tanıyoruz, herkesi aldatabilirsin ama bizi asla anlamında kullanılır.

Bıçak kemiğe dayanmak

Çekilen sıkıntı artık katlanamayacak bir hâl almak. Bıçak kemiğe dayandı, artık bu yerde duramam.

Bıyığı terlemek

Bıyığı yeni yeni çıkmaya başlamak. Bıyığı terlemiş gençlerin eline bakamam gayri.

Bıyık altından gülmek

Birinin içine düştüğü duruma belli etmeden gülmek, sevindiğini belli etmeyerek onunla eğlenmek, içinden onunla alay etmek. Ayşe`nin kırdığı pot karşısında bıyık altından gülmeye başladı.

Boğaz boğaza gelmek

Zorlu bir kavgaya tutuşmak, ya da kavga edecek hâle gelmek. Senin o dilin yüzünden adamla boğaz boğaza geldik.

Boğaz derdi

1. Yemek pişirme, hazırlama sıkıntıları. 2. Geçim için uğraşma, kazanç sağlama kaygısı. Boğaz derdi, bence dertlerin en büyüğüdür.

Boğaz kavgası

Yaşamak için, geçinebilmek için yapılan didinme, uğraş. Hemen bütün insanlar boğaz kavgasının içinde kaybolmuş durumdalar.

Boğazı kurumak

Çok susamak, çok konuşmaktan ve bağırmaktan ötürü sesi çıkmaz olmak. Boğazım kurudu, bir şeyler içelim de öyle gidelim.

Boğazına dizilmek

Bir üzüntüden dolayı iştahı kesilmek, isteksiz ve zorla yemek. Annemin o hasta hâli gözümün önüne geldikçe lokmalar boğazıma diziliyor.

Boğuntuya getirmek

Birini bunaltıp şaşırtma yolu ile kendisinden bir iş veya mal karşılığı olarak çok miktarda para çekmek.

Bohçasını koltuğuna vermek

İşine son vermek, kovmak, başından defetmek. Hiç sebepsiz yere bohçasını koltuğuna verip fabrikadan uzaklaştırdılar onu.

Bol keseden

Ölçüsüz, çok fazla, bol bol. Bol keseden atıp tutmaya bayılır bizim çocuk.

Borç harç

Borç alarak ya da benzer yollara başvurarak (bir şeyi sağlamak). Borç harç nihayet yaptırdık evin çatısını.

Borusu ötmek

Sözü geçer olmak, dinlenilir olmak. Bizim sokakta Hasan amcanın borusu öter.

Borusunu çalmak

Çıkar sağladığı kimsenin davasını gütmek. O, yıllardan beri Tophane kabadayılarının borusunu çalar.

Boş atıp dolu tutmak

Umutsuz olarak girişilen bir iş, iyi sonuç vermek; doğruluğuna inanmadan söylediği söz gerçek çıkmak. Hayatımızın boş atıp dolu tutmak diye bir ilkesi olamaz.

Boş bulunmak

1. Dalgın ve dikkatsiz bulunmak. 2. Söylenmemesi gereken, sakıncalı bir sözü, işin sonunu düşünmeden söyleyivermek. Boş bulunup da sakın söz verme, biliyorsun onlara gitmemiz mümkün değil.

Boş gezenin boş kalfası

İşsiz güçsüz, aylak, boş gezip dolaşan kimse. Adam boş gezenin boş kalfası, bir de işsizlikten yakınıyor.

Boş vermek

Önem vermemek, aldırmamak, ilgisiz davranmak. Boş ver, bu hayat böyle gelmiş, böyle gider.

Boşa çıkmak

Umulan gerçekleşmemek, sonuç vermemek, elde edilememek. Bütün emeklerimiz boşa çıktı desenize.

Bostan korkuluğu

1. Kuşları ve diğer yabani hayvanları ürkütmek için tarlalara dikilen kukla, insan benzeri nesne. 2. Kendisinden beklenileni yapmayan, kendisinden çekinilmeyen, göstermelik kimse. Müdür tam bir bostan korkuluğu, memurlar ne iş yapıyor ne güç.

Boy atmak

Boyu uzamak, gelişmek, boylanmak. Çok çabuk boy attı sizin çocuk; maşallah, delikanlı gibi olmuş.

Boy göstermek

1. Görünmek, belirmek. 2. Gösteriş yapmak. Onun gelip gitmesinin ardından olaylar boy gösterdi.

Boy ölçüşmek

Yarışmak, değer yarışına girmek. Benimle boy ölçüşecek adam daha anasından doğmadı.

Boynu bükük

Yardım bekleyen; acınacak, kimsesiz, güçsüz, öksüz durumda olan. Nerede bir boynu bükük görsem içim yanar.

Boynu eğri

Herhangi bir nedenle, kendisini bir kimsenin dediklerini yapmaya borçlu sayan. O adamdan borç para aldığı için boynu eğri, bu yüzden yaptığı kötülüklere ses çıkaramıyor.

Boynu kıldan ince olmak

Adaletli yargı karşısında verilecek her cezaya razı olmak. Gerçek adaletin karşısında boynum kıldan incedir.

Boynunu vurmak

Başını keserek öldürmek. Boynunun vurulmasına ramak kala hakkındaki hükmün kaldırıldığını öğrendi ve yer gök onun oldu sanki

Boynunun borcu

Yapılması gerekli olan ödev. Seni sevindirmek boynumun borcu oldu artık.

Boyunduruk altına girmek

Başkasının egemenliği altına girmek, tutsak olmak, emir ve baskı altında yaşamak. Türk milleti için boyunduruk altına girmek, ölüm demektir.

Boyunun ölçüsünü almak

1. İddia üzerine giriştiği bir işi başaramayıp yetersizliğini anlamak. 2. Biri tarafından haddi bildirilmek. 3. Beklediği yakınlığı görememek. Boynunun ölçüsünü aldı, böyle bir işe bir daha giremez.

Bozuk çalmak

Bir şey yüzünden canı sıkılmış, yüzü asılmış olmak, sinirli davranışlarda bulunmak. Biraz hasta oldu diye sağa sola bozuk çalıp duruyor.

Bozuk düzen

1. Düzensiz, düzeni bozuk olan. 2. Toplumun yönetiminde uygulanan yanlış kurallar dizgesi. Bu bozuk düzenden hangi görüş ve anlayış biçimi kurtaracak milleti, onu öğrenmeye çalışıyorum.

Bozum etmek

Bir kimseyi bekmediği bir davranış karşısında bırakarak utandırmak, mahçup etmek. Adamı bozum etmeye bayılır bu ihtiyar, ona karşı dikkatli ol.

Bozum olmak

Bir sözü ya da davranışı iyi karşılanmadığı için utanmak, utanacak duruma düşmek. Onun düşüncesinin hiç de doğru olmadığını söylediğim zaman amma da bozum oldu kadın.

Bozuntuya vermemek

Hataya düştüğünü anladığında veya hoşlanmadığı bir durumla karşılaştığında farketmemiş gibi davranmak, oralı olmamak. Hiç bozuntuya vermeden misafirlere hoş geldin demeye devam etti.

Bu ne perhiz, bu ne lâhana turşusu

Bir ilke benimsediği hâlde, benimsediği bu ilkenin tersine davranışlarda bulunanlar için söylenir.

Bulanık suda balık avlamak

Karışık durumlardan yararlanarak kendi çıkarını sağlamak. Bulanık suda balık avlamayı kural hâline getirmiş.

Buldukça bunamak

Bulduğundan daha çoğunu isteyip şükretmemek, daha iyisini istemek. Buldukça bunuyorsun, milletin aç sefil gezdiğini görmez misin sen?

Buluttan nem kapmak

Çok alıngan olmak, en küçük şeylerden bile alınmak. Seninle konuşmak imkânsız, buluttan nem kapıyorsun çünkü.

Bunda bir iş var

Bir olayın şimdilik bilinmeyen bir yönünün bulunması, anlaşılamayan bir sebebin aranması durumunu anlatmak için kullanılır. Polis, bunda bir iş var diyerek olayın üzerine tekrar gitti.

Bundan iyisi can sağlığı

Bundan daha iyisi, en iyisi olamaz anlamında kullanılır. Bundan iyisi can sağlığı, haydi oturun bakalım sofraya.

Burnu bile kanamamak

Tehlikeli bir durumdan yara bere almadan kurtulmak. On takla atan arabadan, burnu bile kanamadan çıktı, şaşılacak şey doğrusu.

Burnu büyümek

Kibirlenmek, böbürlenmek, büyüklenmek. Adam milletvekili seçilir seçilmez bizimle konuşmaz oldu, burnu büyüdü birden.

Burnu havada (olmak)

Kendini çok beğenmiş, kibirli (olmak). Burnu havada gezenlerden hiç hoşlanmam.

Burnu Kaf dağında (olmak)

Çok fazla kibirli, herkese yukarıdan bakar (olmak). İyi ki bir araba aldı, burnu Kaf dağında bir adam olup çıktı.

Burnu sürtülmek

Ilımlı bir yol seçip gururundan vazgeçmek, sıkıntı çektikten sonra daha önce beğenmediği bir durumu kabul etmek. Onun da burnunun sürtülmesine az kaldı, kısa zamanda dikbaşlılığı bırakacak.

Burnundan (fitil fitil) gelmek

Hoş bir durum, elde ettiği güzel bir şey, sonra gelen üzüntüler üzerine kendisine zehir olmak. Yediğimiz yemeği burnumuzdan getirmek mi istiyorsun? Sus artık!

Burnundan düşen bin parça (olmak)

Suratı çok asık (olmak). Ne olmuş bir cam kırılmışsa, iki gündür burnundan düşen bin parça.

Burnundan kıl aldırmamak

Oldukça huysuz olmak, kendisine hiç söz söyletmemek, kendisinin eleştirilmesine fırsat tanımamak, en küçük yergiye tahammül göstermemek. Amma da burnundan kıl aldırmaz bir adammışsın; söylesene, nasıl konuşacağız seninle?

Burnundan solumak

İşi başından aşkın olduğu için gözü hiçbir şey görmemek, çok öfkelenmiş olmak. Adam burnundan soluyor, sakın üstüne gitme, yoksa konuştuğuna pişman olursun.

Burnunu çekmek

1. Nefesini kullanarak sümüğünü burnunun yukarısına, geri çekmek. 2. Yoksun kalmak, umduğunu bulamamak, istediğini elde edememek, gayesine ulaşamamak. Müdürün yanına alınmayınca burnunu çekip gitti.

Burnunu sokmak

Üzerine vazife olmadığı, gerekmediği hâlde her işe karışmak. Sen de her işe burnunu sokmaktan geri durmazsın!

Burnunun dikine gitmek

Kendisine verilen öğütlere kulak asmayıp kendi bildiği gibi davranmak, istediğini yapmak. Burnunun dikine gidersen, işte böyle eline yüzüne bulaştırırsın işi.

Burnunun direği sızlamak

1. Çok acı duymak (maddî). 2. Çok üzülmek. Soğuktan burnumun direği sızladı.

Burnunun ucunu görmemek

1. İleriyi görememek, meydana geleceği açık olanı görememek. 2. Çok sarhoş olmak. 3. Çok dikkatsiz ve dalgın olmak. Sen ki burnunun ucunu göremeyen bir adamsın, seninle nasıl iş yapabilirim ben.

Burun buruna gelmek

1. Ansızın karşılaşmak, karşı karşıya gelmek. 2. Birbirine çok yaklaşmak, birine çok sokulmak. Kapıdan çıkar çıkmaz öğretmenimle burun buruna geldim.

Burun kıvırmak

Önem ve değer vermemek, küçümsemek, beğenmemek. Önüne konan yemeklere burun kıvırıp sofradan kalktı.

Büyük (söz) söylemek

Başkasının düştüğü kötü duruma düşmeyeceğini söyleyerek övünmek. Ne demiş atalarımız, büyük lokma ye, büyük söz söyleme.

Büyük oynamak

1. Büyük bir tehlikeyi göze alarak bir işe girişmek. 2. Çok fazla para koyarak kumar oynamak. Büyük oynadım, ya kaybedeceğim, ya da kazanacağım.

Büyük sözüme tövbe!

Bir konuda kesin konuşulduğunda ya da bir başkasının düştüğü kötü dur ama düşmeme iddiasında bulunulduğunda Cenab-ı Allah`tan böyle bir duruma düşürmemesini dileme. Ne ettim de o sözü söyledim, büyük sözüme tövbe!

Büyüklük göstermek

Elinde her imkân varken kötülük yapmamak, affetmek, iyi davranmak. İstese büyüklük göstermeyip onu buraya bir daha sokmazdı, erkek adammış.

Büyümüş de küçülmüş

Davranışları, konuşması yaşının üstünde olan, büyükler gibi hareketler yapan çocuk. Aman yarabbim, şunun söylediği sözlere bakın hele, büyümüş de küçülmüş sanki!

Buyur etmek

Misafiri karşılayarak içeri almak, buyurun diyerek saygı ile yer göstermek ya da sofraya çağırmak. Misafirleri büyük bir şevkle buyur etti.

Buyurun cenaze namazına

Hiç beklemedik kötü bir durum karşısında şaka yollu üzüntü belirtmek için ne yazık ki anlamında kullanılır. Şunun yaptığına bakın, buyurun cenaze namazına!

Buz kesilmek

1. Çok üşümek, donmak. 2. Buz gibi soğumak, buz durumuna gelmek. 3. Endişe, korku ve üzüntü veren bir durum karşısında donakalmak. Öldürdüğünü sandığı adamı karşısında görünce buz kesildi.

Buz tutmak

Üstünde buz meydana gelmek, buzla kaplanmak. Göl buz tuttu.

Buz üstüne yazı yazmak

1. Birine etkisi olmayan sözler söylemek. 2. Etkisi ve süresi çok kısa olan bir iş yapmak. Evet çocuklar, beni buz üstüne yazı yazan bir adam konumuna getirmeyin!

Buzlar çözülmek

1. Buzların erimeye ve kırılmaya, su hâline gelmeye başlaması. 2. Kişiler arasındaki dargınlığın, soğukluğun, kırgınlığın ve gerginliğin ortadan kalkmaya başlaması. İki kardeşin arasındaki buzlar çözülmeye başlayınca aileye neşe geldi.

Çaba göstermek

Bir işi başarmak için uğraşmak, kuvvet harcamak. Çaba göstermeden amacına ulaşamazsın.

Çabalama kaptan ben gidemem

Zorlamanın hiç faydası yok, ben bu işi yapacak güçte değilim; boşuna uğraşıyorsun, yapamam, gitmem, anlamında kullanılır.

Cadı kazanı

Fesadın ve dedikodunun çok olduğu, herkesin birbirine düştüğü, türlü düşmanlıkların kaynaştığı, hile ve düzenlerin kurulduğu yer. Mahalle bir anda cadı kazanı gibi kaynamaya başladı.

Çağ açmak

Yeni bir gidişin, tutumun öncüsü olmak; evrensel bir gidişe yol açmak. İstanbul` un fethiyle yeni bir çağ açıldı.

Caka satmak

Çalım satmak, gösteriş yapmak. Caka satmayı bırak da işine bak.

Çakar almaz

İşe yarar gibi görünse de aslında yararsız, bozuk olan. Çakar almaz bir tabancayla bizi korkutacağını sanmıştı.

Çakı gibi

Canlı ve atik, çevik. Çakı gibi delikanlı olmuş.

Çalım satmak (caka satmak)

Büyüklük taslamak, kurularak davranmak.

Çalımından geçilmemek

Çok kibirli, kurumlu olmak; büyüklük taslamak, gösteriş yapmak. Adamın çalımından geçilmiyor, ona laf anlatmak çok zor.

Çalıp çırpmak

Eline ne geçerse (az ve çok) çalmak, bu yolla kazanç sağlamak. Yoksul kalınca çalıp çırpmaya başladı.

Çam devirmek

Farkında olmadan karşısındakini kıracak ya da kötü bir sonuca yol açacak söz söylemek, davranışta bulunmak. Onun da çam devirmede üstüne yok hani.

Çam yarması

İri gövdeli insan.

Cambul cumbul

Pek sulu, suyu bol (yemek için). Yemek cambul cumbuldu ama lezzetli olmuştu.

Can alacak yer (nokta)

Bir şeyin en önemli yeri, en temelli noktası. Meselenin can alıcı noktasına bir türlü ulaşamadık.

Can atmak

Herhangi bir şeye sahip olmayı, ya da herhangi bir şeye erişmeyi çok istemek. Top oynamaya can atıyordu.

Can baş üstüne

İstenilen, arzu edilen şeyin büyük bir memnunlukla yapılacağını anlatır. Can baş üstüne efendim, kasabaya varınca onu hemen göreceğim.

Can borcunu ödemek

Ölmek. Beni korkutamazsın, bir can borcum var, onu da öder kurtulurum.

Çan çan etmek

Gerekli gereksiz sürekli konuşmak, yüksek sesle devamlı gevezelik etmek. Başımda ne çan çan edip duruyorsun, kes artık şu sesini.

Can çekişmek

Ölmek üzere bulunmak. Yanına vardığımızda hayvan can çekişiyordu.

Can damarı

Bir şeyin en önemli noktası, en mühim unsuru; bir şeyin yaşaması için en önemli araç. Babam evin can damarıdır.

Can damarına basmak

Bir işin en önemli noktası üzerinde durmak, ya da bir şeyin en duyarlı noktasını açığa çıkarmak. Adamın en sonunda can damarına bastılar, zararı da kendileri gördüler.

Can dayanmamak

Bir acı, üzüntü, sıkıntı ve istek karşısında direnme gücü kalmamak; dayanıklılığı yitirmek. Yıllarca uğraşıp didinip yaptığı ev bir anda kül oldu, buna can mı dayanırdı?

Can düşmanı

Öldürmeyi bile düşünen, aşırı kin ve düşmanlık besleyen, dost olmayan. Can düşmanları etrafında cirit atıyorlardı.

Can evi

1. Yürek. 2. En duyarlı bölge. Onları can evlerinden vurmaya yemin etti.

Can evinden vurmak

En etkileyici, en can alıcı yönden saldırmak; bir daha yaşama imkânı kalmayacak şekilde vurmak. Onları can evinden vurmalıyız ki bir daha bellerini doğrultamasınlar.

Can havli ile

Ölüm korkusundan kaynaklanan güçlü bir tepkiyle (bir eylem yapmak). Silâh sesini duyunca can havli ile yerinden fırladı.

Can kalmamak

Gücü, kuvveti kesilmek; bitkin bir duruma düşmek. Daha fazla yürüyemeyeceğim, can kalmadı bende, siz gidedurun.

Can kaygısına düşmek

Her şeyi bırakıp, içine düştüğü tehlikeden varlığını kurtarma ve koruma çabasında olmak. Ortalık birbirine girip silâhlar patlamaya başlayınca can kaygısına düştü zavallı kadın.

Can kulağıyla dinlemek

Kendini vererek, büyük bir dikkatle dinlemek. Babasının söylediklerini can kulağıyla dinlemeye başladı.

Can pazarı

Herkesin kendi canının kaygusuna düştüğü ve kendi canını kurtarmaya çalıştığı tehlikeli bir durum, yer. Ortalık toz dumandı; haykırışlar, inlemeler ortalığı çınlatıyordu; insanlar can pazarının tam ortasındaydılar.

Can sağlığı

Esenlik, kişinin sağlıklı olması. Ne demeli canım kardeşim, inan bundan ötesi can sağlığı.

Can sıkıntısı

Yapılacak iş ve bir şeyle oyalanma imkânı bulamamaktan duyulan tedirginlik, içine düşülen bunalım. Bütün gün evde oturuyor, can sıkıntısından ne yapacağımı bilemiyordum.

Can vermek

1. Ölmek. 2. Ruha güç vermek, yaşar duruma getirmek. 3. Bir şeyi çok ister olmak. Adam bir kurşunda can verdi.

Can yakmak

1. Üzmek, acı vermek. 2. Zulmetmek, eziyet etmek. 3. Bir kimseyi büyük zarar ve ziyana sokmak. Şu hareketlerinle canımı yakıyorsun.

Can yoldaşı

Yalnızlıktan kurtulmak için birlikte yaşanılan kimse. Her insanın bir can yoldaşına ihtiyacı vardır.

Cana can katmak

İnsanda yaşama sevincini artırmak; insana neşe, heves ve iç gücü vermek. Ah o cana can katan yaylaya bir daha çıkabilsem.

Cana minnet (bilmek)

İhtiyacı olduğu hâlde arayıp da bulamadığı şeylerden saymak. Yalnızca su mu? Canıma minnet, çabuk ver.

Cana yakın

Sevimli, sokulgan, insana pek sıcak davranan. Ne cana yakın bir insanmış meğer.

Çanak tutmak (açmak)

1. Söz ve davranışlarıyla kavgaya, kargaşaya yol açmak. 2. Dilenmek. Onun bu işe çanak tutmasına fırsat vermeyeceğim.

Çanak yalayıcı

Dalkavuk, çıkarı için dalkavukluk eden. Çanak yalayıcılar gün geçtikçe artıyor.

Canı (gönlü) çekmek

Bir şeyi istemek, istek duymak, çok arzulamak. Şimdi o yeşil eriklerden olsa da yesek, öyle de canım çekti ki.

Canı burnuna gelmek

Bir şey yaparken çok zorluk çekmek, bunalmak. Kömürü taşıdım ama canım da burnuma geldi.

Canı çıkmak

1. Ölmek. 2. Çok yorulmak. 3. Çok yıpranmak. Onu razı edinceye kadar canım çıktı.

Canı gitmek

Önem ve değer verdiği, beğendiği bir şeye zarar gelecek diye çok korkmak, kaygılanmak. Araba çizilecek diye canı gidiyor.

Canı tatlı

Acıya, üzüntüye ve sıkıntıya katlanmayan. Öyle de canı tatlı ki ne zaman bir şey taşınacak olsa bir bahane bulup ortadan kayboluyor.

Canı tez

Sabırsız, beklemeye tahammülü olmayan, ivecen. Bekle de gör, ne canı tez adamsın sen öyle!

Canı yanmak

1. Fizikî bir acı duymak. 2. Bir işte zarar görmek, manevî bir üzüntü duymak. Canını yakmadan ver o elindekini bana!

Canına değmek

1. Çok hoşlanmak, yararına yapılan işten ötürü çok sevinmek. 2. Ruhu şad olmak. Büyükannenin canına değsin, ikramın bizi oldukça sevindirdi

Canına kıymak

1. İntihar etmek, kendini öldürmek. 2. Acımadan öldürmek. 3. Kendini yoracak, yıpratacak kadar iş görmek. Komşunun kızı canına kıymış.

Canına okumak

1. Bir kimseye büyük bir zarar vermek, kötülük etmek. 2. İyi bir şeyi kötü hâle getirmek, heder etmek, harcamak. Yeni aldığım oyuncağın canına okudu bir günde.

Çanına ot tıkamak

Bir daha sesini çıkaramayacak, kötülük edemeyecek bir duruma sokmak. Elbet sizin de çanınıza ot tıkayacağım gün gelecek.

Canına tak demek

Sabrı kalmamak, bir sıkıntıya dayanamaz duruma gelmek. Canıma tak dedi artık, ya yaptıklarına son verirsin ya da burayı terkedersin!

Canına yandığım (yandığımın)

Kimi zaman sevgi ve hayranlık, kimi zaman da kızgınlık ve öfke gibi duyguları anlatmak için kullanılır. Canına yandığımın adamı, bizi saatlerce bekletti bu soğukta.

Canına yetmek

Bezmek, bıkmak, bir zorluğa dayanamayacak duruma gelmek. Canıma yetti artık bu işi yapmayacağım.

Canından bezmek

Çektiği sıkıntılar yüzünden içinde olduğu hayatı artık istemeyecek bir duruma gelmek. Ne yapayım böyle hayatı, beni canımdan bezdirdi!

Canını almak

Öldürmek. Allah canını alsın da kurtulalım senden!

Canını bağışlamak

Öldürebileceği bir kişiyi öldürmekten vazgeçmek. Ona kıyamadı ve canını bağışladı.

Canını dişine takmak

Büyük sıkıntıları, tehlikeleri göze alarak bir işi başarmaya çalışmak. Canını dişine takıp koca kayayı parçalamaya devam etti.

Canını sokakta bulmak

Sağlığını koruması, kendini yıpratmaması ve tedbir alması gerektiğini anlatmak için kullanılır. Biraz soluk almama izin ver. Ben canımı sokakta bulmadım.

Canını vermek

1. Hiçbir şey esirgememek. 2. Bir şey uğrunda en değerli varlığını feda etmeye, hatta ölmeye hazır olmak. 3. Bir şeye aşırı ölçüde düşkün olmak. Vatan uğruna kim can vermez ki?

Canını yakmak

1. Fizikî acı vermek. 2. Bir kimseyi zarara ya da sıkıntıya sokmak; üzmek, kaygılandırmak. Lütfen canını yakma çocuğun.

Canının içine sokacağı gelmek

Birine karşı büyük ölçüde sevgi duymak, birinden çok hoşlanmak. Öyle ki o yavrucağı canımın içine sokacağım geliyor!

Canla başla

Seve seve, her türlü zorluğa göğüs gererek, var gücüyle, hiçbir fedakârlıktan kaçınmayarak. Hepsi canla başla çalıştı.

Canlı cenaze

Çok zayıf, güçsüz, zayıflıktan kemikleri çıkmış kimse. Adam canlı cenaze gibiydi.

Canlı yayın

Kişilerin ses ve davranışlarını o anda ve doğrudan doğruya veren radyo ve televizyon yayını. Parti temsilcileri bu akşam televizyonda canlı yayında tartışacaklar.

Çantada (torbada) keklik

Ele geçirilmesi o kadar kesin ki elde edilmiş sayılır anlamında kullanılır. Beni çantada keklik sanıyor ama yanılıyor.

Çaptan düşmek

Önceleri iyi olan durumu sonradan bozulmuş olmak; çalışma gücü, verimi tükenmiş olmak. Adamın bir ayda çaptan düşeceğini sandılar.

Çar çur etmek

Gereksiz, lüzumsuz yere harcayıp tüketmek. Paranı sakın çarçur edeyim deme.

Çarçaf gibi

Dalgasız, dümdüz ve durgun. Deniz çarşaf gibiydi.

Çarıklı erkânıharp

Daha ziyade öğrenimi olmayan ama kafası çalışan, kurnaz ve uyanık köylüler için şaka yollu kullanılır.

Çark etmek

Dönmek, geri dönmek. Birkaç adım sonra çark ediniz.

Çarkına okumak

Bozmak, çalışamaz hâle getirmek, zarar vermek; birine büyük kötülük yapmak. Eline alır almaz saatin çarkına okudu.

Çarşamba pazarı

Her şeyi açıkta olan, karmakarışık yer. Etrafı çarşamba pazarı gibi yapmış çocuklar.

Cart curt etmek

Göz dağı vermek ya da övünmek amacıyla abartılı konuşmak. Karşımda cart curt edip durma.

Cart kaba kâğıt

Yüksekten atan, yapamayacağı şeyleri yapar gibi konuşan, çalım satan kimselere karşı söylenen küçümseme ünlemi.

Çat kapı

Aniden, beklenmedik bir anda. Oturuyorduk, çat kapı çıkageldiler.

Çat pat

1. Ara sıra. 2. Yarım yamalak, biraz. 3. Vakitli vakitsiz, uygunsuz zamanlarda. Çat pat okuması var diye mektubu ona uzattılar.

Çayı görmeden paçaları sıvamak

Ham hayaller kurmak; henüz zamanı gelmediği hâlde yapılacak bir iş, meydana gelebilecek bir olay için hazırlıklara girişmek. Durun bakalım hele, çayı görmeden paçaları sıvamayın, bir haber ulaşsın önce.

Cebi delik

Parasız, cebinde para tutmasını bilmeyen. Daha ne kadar cebi delik dolaşacaksın.

Cebini doldurmak

Karşılaştığı fırsatları değerlendirerek bol para kazanmak. Cebini doldurmaktan başka bir düşüncesi yok adamın.

Cehennem azabı

1. Çok büyük sıkıntı, eziyet. 2. İman etmeyenlerin, kâfirlerin, günahkârların cehennemde çekecekleri ceza. Allah bizi cehennem azabından korusun.

Cehennem olmak

Defolup gitmek. Çabuk cehennem ol yanımdan.

Çehre züğürdü

Çirkin, suratsız, yüzü yakışıksız. Oğlanı çehre züğürdü bir kızla evlenmek zorunda bıraktılar.

Çekeceği olmak

Çok acı çekeceği, sıkıntıya gireceği bir iş ya da durumla karşılaşacağı sezilir olmak. Öyle anlaşılıyor ki bu çavuştan çekeceğimiz var.

Çekidüzen vermek

Karışıklığı, dağınıklığı, başıbozukluğu gidermek. Kendine bir çeki düzen vermelisin artık.

Çekip çevirmek

Yönetmek, düzene sokmak, hâle yola koymak, çalışmasını sağlamak. Tek başıma bu işi çekip çeviremem ki!

Çekip gitmek

Savuşmak, bırakıp gitmek, kimseye danışmadan ayrılmak. Aradığını bulamayınca çekip gitti.

Çekirdekten yetişme

Bir işi küçük yaştan, çıraklıktan başlayarak öğrenme ve o işte ustalaşma. Ali, çekirdekten yetişmiş bir marangozdu.

Çekişe çekişe pazarlık (etmek)

Bir malı ucuza almak, ya da pahalıya satmak için titizce uzun süre yapılan pazarlık. Babam çok istediği atı alabilmek için, atın sahibiyle çekişe çekişe pazarlık etmeye başladı.

Çelme takmak

1. Ayağını bacağına geçirerek yıkmaya çalışmak. 2. Bir işin gelişmesini engellemek veya bir kimsenin iyi yürüyen işini bozmak. Sakin sakin giden arkadaşını çelmek takarak yere düşürdü.

Cemaziyülevvelini bilmek

Bir kimsenin herkesçe bilinmeyen, geçmişteki kötü bir yönünü veya kötü durumunu bilmek. Sakın güvenme ona, ben onun cemaziyülevvelini bilirim.

Cendereye sokmak

Çok sıkıştırmak, manevî baskı altına almak. Adamı cendereye almayı iyi beceriyorsun.

Çene çalmak

Gevezelik ederek, çok konuşarak vakit geçirmek. Komşu kadınları çene çalmaya bayılırlar.

Çene yarıştırmak

Karşılıklı gevezelik etmek, boş konuşmak. Sizinle çene yarıştırılmaz doğrusu.

Çenesi düşük

Geveze, çok konuşan, gereksiz şeyler söyleyen. Senin kadar çenesi düşük bir adam daha görmedim.

Çenesi kuvvetli

Söylemekten yorulmayan, söylediği sözlerle kendisini dinletmesini bilen. İyi hatip, acaba çenesi kuvvetli hatip midir?

Çetele tutmak

Hesap tutmak amacı ile bir yere çizgiler çekmek. Ahmet amca, veresiye verdiği mallar için çetele tutmaktan usanmıştı.

Çetin ceviz

1. Kırılması zor, kabuğu sert ceviz cinsi. 2. Yola getirilmesi, yenilmesi zor rakip; başarılması güç iş. Şimdi anlıyordu rakibinin ne deneli çetin ceviz olduğunu.

Cevabı yapıştırmak

Karşısındakinin, beklemediği, ters, güç duruma düşürücü bir cevap vermek. Öyle bir cevap yapıştırdı ki hasmı donakaldı.

Çevir kaz (ı) yanmasın

Karşısındakini kıracak bir söz söylediğini fark edip de çevirmeye kalkışanlara şaka yollu söylenir.

Çiçeği burnunda

Çok taze, yeni koparılmış. Çiçeği burnunda bir haber getirmek için yarışa girdi muhabirler.

Çifte kumrular

Birbirini çok seven ve birbirinden ayrılmayan kimseler. İşte çifte kumrular geliyorlar.

Çiğ süt etmiş olmak

Soysuz ve namussuz olmak. Bu yürek yakıcı işi yapmak için çiğ süt emmiş olmak gerek.

Çiğ yemedim ki karnım ağrısın

Herhangi bir suç işlemedim ki korku duyayım, işi eksik yapmadım ki olumsuz sonuçtan kaygılanayım anlamında kullanılır.

Ciğeri beş para etmemek

Değersiz, kendisine güvenilmez, korkak, aşağılık (bir kimse olmak). Bırak, ondan söz etme bana, ciğeri beş para etmez adamlarla işim yok.

Ciğerimin köşesi

1. Çok sevdiğim. 2. Sevgili evlâdım. O, hâlâ benim ciğerimin köşesidir.

Ciğerini okumak

Karşısındakinin gizli düşüncelerini bilmek, aklından geçenleri anlamak. Bizimi düşünüyormuş? Ben onun ciğerini okurum; o kendinden başkasını düşünmez.

Ciğerini sökmek

Bir kimseyi büyük ölçüde zarar ve ziyana uğratmak. Söyle ona, beni oraya getirtmesin, gelirsem ciğerini sökerim onun.

Çiğlik etmek

İnsana yakışmayan; olgunluğa, yaşa uygun düşmeyen yersiz ve kaba davranışlarda bulunmak. Bir çiğlik edip de toplantıyı berbat edecek diye ödüm kopuyor.

Çil yavrusu gibi dağılmak

Toplu hâlde bulunan insanların her biri, herhangi bir sebeple bir yana dağılmak. Silâh sesini duyunca çil yavrusu gibi dağılmaya başladılar.

Çile çekmek

Üzüntü, eziyet, acı ve sıkıntı içinde yaşamak. Annen seni büyütünceye kadar ne çileler çekti biliyor musun?

Çile çıkarmak

1. Sıkıntılı bir işin veya durumun sona ermesini beklemek. 2. Tasavvufta bir müridin belli bir eğitim safhasından geçmesi. Çile çıkarmayan mürit olgunlaşamaz.

Çileden çıkmak

1. Çok öfkelenmek, olan bitenler karşısında dayanıklılığı kalmayıp taşkınlık göstermek. 2. Çile süresini bitirmek. Ben çileden çıkmadan çabuk terk edin burayı.

Cin çarpmışa dönmek

Neye uğradığını anlayamayacak kadar kötü duruma düşmek. Bir tokatta cin çarpmışa döndürdü adamı.

Cin fikirli

Zeki, çok kurnaz, her zaman kendi çıkarını kollayan, çok anlayışlı. Endişelenmeyin; o cin fikirli, o işin de üstesinden gelecektir.

Cinler cirit (top) oynamak

Bir yerin ıssız, ürküntü verir olduğunu anlatmak için kullanılır.

Cinleri başına toplamak

Öfkelenmek, kızmak, çok sinirlenmek. Zorla cinleri başıma topladınız.

Çirkefe taş atmak

Edepsiz, geçimsiz, kaba saba kimsenin tepkisine yol açacak davranışlarda bulunmak. Şu çirkefe taş atıp da başını belâya sokmadan gir içeri!

Çivi kesmek

Çok üşümek, donmak. Çocuklar soğuktan çivi kesmişlerdi.

Çizmeden yukarı çıkmak

Bilmediği, aklının kesmediği, yetkisinin dışında bir işe kalkışmak; haddini bilmemek. Kes artık, çizmeden yukarı çıkmaya başladın.

Çıban başı

1. Çıbanın patlamak üzere olan tepe noktası. 2. Kötü sonuçların, uygunsuzlukların ana sebebi. Bu işte çıban başı mı olmak istersin?

Çıfıt çarşısı

Türlü kötülüklerin, hile ve düzenlerin karmakarışık bir durumda bulunduğu yer. Daireyi çıfıt çarşısına çevirenler tek tek bulunmalıdır.

Çığır açmak

Bir alanda yeni bir yol açmak; yeni bir tutum, izlenecek yöntem bulmak. Bilim adamları kanserle mücadelede çığır açmak için kolları sıvadılar.

Çığırından çıkmak

Yoldan sapmak, doğru ve uygun gidişten ayrılmak, artık düzelemez hâle gelmek. İşler çığırından çıkmadan önlem almalıyız.

Çıkar yol

Çare, en tutarlı çözüm yolu. Sınıf geçebilmek için tek çıkar yol ders çalışmaktır.

Çıkış yapmak

Bir tartışma esnasında etkili söz ve sert davranışlarla düşüncelerini belirtmek. Ani bir çıkış yaparak herkesi şaşırttı.

Çıkmaza girmek

Çözümlenemeyecek, içinden çıkılamayacak bir duruma düşmek. İşler, hiç ummadıkları bir anda çıkmaza girdi.

Çıngar çıkarmak

Gürültü patırtı, karışıklık ve kavga çıkarmak. Çıngar çıkarmadan oturtun şu kadını.

Çıt çıkarmamak

Çok sessiz olmak, hiç ses çıkarmamak, gürültü yapmamak. Çocuklar korkudan çıt çıkarmıyorlardı.

Çocuk oyuncağı

Önem verilecek değerde olmayan, kolay iş. Dereyi geçmek mi? Çocuk oyuncağı benim için.

Çocuk oyuncağı hâline getirmek

Bir işi sık sık değiştirip verilmesi gereken önemde ele almamak, küçümsenir duruma getirip değerinden düşürmek. Ne biçim adamlarsınız siz, bu güzel işi çocuk oyuncağı hâline getirdiniz!

Çoğu gitti azı kaldı

İşin en güç, en önemli, en büyük kısmı bitti, kalanı önemsizdir. Ha gayret çocuklar, çoğu gitti azı kaldı.

Çok görmek

1. Esirgemek, bir kimseyi o şeye değer bulmamak. 2. Bir kimsenin yaptığını, davranışını yadırgamak. Gel, çok görme bana bu işi.

Çoluk çocuğa karışmak

Evlenip, çocukları dünyaya gelip, onlarla uğraşır olmak. Vay canına! Daha dünkü çocuktu, bugün çoluk çocuğa karışmış! Zaman ne çabuk da geçiyor.

Çoluk çocuk elinde kalmak

Genç, tecrübesiz, çocuk denecek kişilerin yönetimi altında yaşar durumda olmak. Ülke çoluk çocuk elinde mi kalacak? Allah korusun!

Çömlek hesabı

Güvenilmez, yanlış hesap. Senin yaptığın çömlek hesabı, bir muhasebeciye havale et işi.

Çorap söküğü gibi gitmek

Başlayan bir işin birbirine bağlı diğer bölümlerinin kolaylıkla halledilmesi. Hele bir başla sen, bak nasıl çorap söküğü gibi gidecek iş.

Çorbada tuzu bulunmak

Yapılan bir iş ya da hizmette az da olsa çabası, emeği bulunmak. Haydi durmayın, çorbada sizin de tuzunuz bulunsun!

Cümbür cemaat

Topluca, hep birden. Halamlara cümbür cemaat gitmeye karar verdik.

Cümle kapısı

Konak, saray gibi büyük binaların ana giriş kapısı. Devletin ileri gelenleri konağın cümle kapısı önünde toplandılar.

Curcunaya çevirmek (veya döndürmek)

Bir yeri kargaşa, şamata, gürültü patırtı ile doldurup kimsenin ne dediğini anlamayacak hâle getirmek. Çocuklar bir dakikada ortalığı curcunaya çevirdiler.

Cüret etmek

Ataklık etmek, yüreklilikle davranmak. O, hemen herkesin yanında söz söylemeye cüret eden bir yapıya sahipti.

Cürmü meşhut hâlinde yakalamak

Bir kimseyi suçu işlerken şahitlerle birlikte yakalamak.

Çürüğe çıkmak

1. İşe yaramaz olduğu, sağlam olmadığı anlaşılarak bir yana atılmak. 2. Sağlığı el vermediği için askerlik görevine alınmamak. Çürüğe çıkmak için can atanlar da yok değil bugün.

Çürük tahtaya basmak

Tedbirsiz hareket edip, kötü sonuçlanacak bir işe girişmek. Allah kimseyi çürük tahtaya bastırmasın.

Çuval gibi

Kaba ve seyrek, bol ve ütüsüz. Pantolonun çuval gibi olmuş.

Dağ doğura doğura fare doğurdu

Önemli gibi görünen şeylerden önemsiz bir sonuç çıkması durumunda söylenir.

Dağa çıkmak

Hükümete, kanunlara karşı gelerek dağlara çekilmek, buralarda eşkıyalık etmek. Düğünü basanlar dağa çıkmışlar.

Dağa kaldırmak

Herhangi bir sebepten ötürü birini zorla dağa veya ıssız bir yere götürüp orada alıkoymak. Eşkıyalar, karakol komutanının oğlunu dağa kaldırmışlar; ne istedikleri henüz belli değil.

Dağarcığına atmak

Yeni bilgilerini, eski bilgilerine katmak; yeni bilgileri zihnine yerleştirmek. Öğrendiği her yeni bilgiyi dağarcığına atmayı ihmal etmedi.

Dağdan gelip bağdakini kovmak

Daha sonradan geldiği bir yere ya da karıştığı bir işte eskiden beri bulunan bir kişinin yerini almaya çalışmak. Şu densize bak hele, dağdan gelip bağdakini kovuyor!

Dağlara düşmek

Sıkıntı, üzüntü sebebiyle insanlardan kaçıp ıssız yerlerde yaşar olmak. Annesinin ölümünden sonra dağlara düştü.

Dağları devirmek

Çok büyük güçlüklerin altından kalkmak, ağır işleri başarmak. O, dağları devirir bir adamdır.

Dal budak salmak

1. Karmaşık biçimde yayılıp genişlemek. 2. Soy ya da dostluk yönünden genişleyip yayılmak. Bu mesele daha fazla dal budak salmadan hemen halledilmeli.

Dalavere çevirmek

Yalan, dolan ve hile ile kötü bir iş yapmak; düzen kurarak gizlice başkasını aldatmak. Yine bir dalavere çevirmesin bu adam!

Daldan dala konmak

Çok sık, düşünce ya da konu değiştirmek. Daldan dala konmayı bırak da bir işe sarıl artık.

Dalına basmak

Hiç hoşlanmadığı şeyleri yaparak birisini öfkelendirmek. Dalıma basıp da beni çileden çıkarma lütfen!

Dallanıp budaklanmak

Genişleyip yayılmak, gittikçe büyüyerek karışık bir durum almak. İşi dallandırıp budaklandırmada üstüne yok hani!

Damdan düşer gibi

Aniden, yersiz olarak (söz söylemek). Damdan düşer gibi söz söyleyince ortalık birbirine girdi.

Damgasını vurmak

Biri hakkında kötü bir yargıya varmak. Allah`tan korkmazsan ona hırsızlık damgasını vur da rezil olsun.

Damokles`in kılıcı

Kişiyi korku ve baskı altında tutan büyük ceza tehdidi. Damokles`in kılıcı gibi başımda dikilip durma öyle!

Dananın kuyruğu kopmak

Olay patlak vermek, beklenen ve korkulan sonucun gerçekleşmesi. Dananın kuyruğu bu gece kopacak, inşallah hayır demezler.

Danışıklı dövüş

Şike; önceden aralarında bir anlaşma olduğu hâlde, sanki böyle bir anlaşma yokmuş gibi davranarak başkalarını aldatmak. Danışıklı dövüş insanların mertlik anlayışını tamamen öldürdü.

Dar boğaz

Sıkıntılar ve güçlükler içinde geçirilen, geçici kabul edilip sonunda ferahlık umulan durum. Evel Allah bu dar boğazı da aşacağız.

Dar gelirli

Geçim sıkıntısı çeken, kazancı normal olarak geçimini sağlamaya yetmeyen. Dar gelirli ailelerin çocuklarının çoğu okulu yarıda bırakmak zorunda kalıyorlar.

Dar hayat

Sıkıntılar, güçlükler, zorluklar içinde sürdürülen hayat.

Dar kafalı

Anlayışı, kavrayışı az; yeniliklere açık olmayan. Dar kafalı insanlarla anlaşmak oldukça zordur.

Dara düşmek

1. Paraca sıkıntıya uğramak. 2. Sıkıntılı, tehlikeli bir durumla karşılaşmak. İyice dara düştük, geçinmekte güçlük çekiyoruz.

Dara getirmek

Aceleye getirmek, gerektiği gibi zaman ayıramamak. Biraz erken kalkalım da dara getirmeden yapalım işi, güzel olsun.

Darda kalmak

1. Zor duruma düşmek. 2. Paraca sıkıntı çekmek. Öğretmeninin karşısında darda kalmak istemeyen Ahmet, ödevini yapmayı hiç ihmal etmezdi.

Darısı (dostlar) başına

Kavuştuğum başarı ve mutluluğa tüm dostlarımın da kavuşmasını isterim anlamında kullanılır.

Davul çalmak

Bir şeyi herkesin duyabileceği biçimde ortalığa yaymak. Davul çalıp bizi elâleme rezil etti.

Defe (tefe) koymak

Dedikodusunu yapmak, kınayan bir dille başkalarına anlatmak, alaya almak. Sakın söyleme, yoksa bizi defe koyarlar.

Defterden silmek

İlişkisini kesmek, yok saymak, adını anmaz olmak, unutmak. Ali`yi defterden iyice sildim.

Defteri dürülmek

1. İşine son verilerek bir yerden uzaklaştırılmak. 2. Ölmek ya da öldürülmek. Onun da defterini dürecekler yakında.

Defteri kapamak

İlgiyi kesmek, uğraşmaz olmak, söz konusu işi yapmaz olmak. O defteri kapadık biz, artık soru sormayın.

Deli divane olmak

Bir şeyi, bir kimseyi aşırı derecede sevmek, ona tutkun olmak. Delikanlı o kız için deli divane oluyordu.

Deli fişek

Atak, delişmen, delice işler yapan, şımarık. Bırak artık şu deli fişek adamla arkadaşlık etmeyi.

Deliksiz uyku

Hiç uyanmadan, çok rahat, uzun süre uyunulan uyku. Bu gece deliksiz bir uyku çekip yorgunluğumu atmak istiyorum.

Dem tutmak

Bir çalgıya, bir başka çalgı veya sesle eşlik etmek.

Demir atmak

1. Çapasını denize atmak. 2. Bir yerde uzun süre kalmak. Gemiler fırtına başlayınca koya girip demir attılar.

Denizden çıkmış balığa dönmek

Yeni bir işe, ortama, duruma alışmakta zorluk çekmek. Eski işinden ayrılıp, yeni işine başlayınca denizden çıkmış balığa dönmüştü.

Derdine düşmek

Yapılması gereken bir şeyi gerçekleştirmenin yollarını aramak. Sana ne ki o işin derdine düştün?

Dert ortağı

1. Aynı derdin, sıkıntının içinde bulunanlardan her biri. 2. Bir kimsenin derdini paylaştığı, anlattığı yakın dostu. Onlar yıllar yılı birbirlerinin dert ortağı olarak yaşamışlardı.

Destan olmak

Yaptığı (kötü) bir işten dolayı şöhreti yayılmak. Karısına bağırdı diye annesini kapıya attı, bütün civar köylere destan oldu.

Deve kini

Bitmeyen, geçmeyen, unutulmayan büyük kin. Tam anlamıyla bir deve kini besliyordu komşusuna karşı.

Devede kulak

Bütüne göre çok ufak bir parça. Onun yaptığı iş devede kulak kalır.

Deveye hendek atlatmak

Birisine yapılması çok zor, hemen hemen yapamayacağı bir işi yaptırmaya çalışmak. Senin yaptığın deveye hendek atlatmak, bırak şu garibin yakasını.

Devlet kuşu

Umulmadık, iyi talih; zenginlik, mutluluk getiren talih.

Diken üstünde oturmak

Bir yerde tedirginlik duymak, her an kalkmak durumunu belirtir olmak, huzursuz olmak. İnan, diken üstünde oturuyorum şurada.

Dikine gitmek

İnatçılık etmek, bildiğini yapmaya çalışmak, kimsenin uyarısına kulak asmamak. Biraz daha dikine giderse başına büyük bir belâ gelecek bu çocuğun.

Dikiş tutturamamak

Bir yerde, bir işte bir sebepten ötürü başarı sağlayamayıp uzun süre kalmamak. Bir şeyde dikiş tutturamadı, şimdi boşta gezip duruyor.

Dikiz etmek

Bir yeri, olayı, birinin hareketlerini gizlice ve gözünü ayırmadan dikkatlice izlemek.

Dil dökmek

Kandırmak, inandırmak ya da yararlanmak için tatlı sözler söylemek. Peşine düşen çocuğu ne kadar dil döktüyse de evde kalmaya razı edemedi.

Dil ebesi

Çok fazla ve esprili konuşan. Dil ebesi bir adam o, sen onunla başa çıkamazsın.

Dil uzatmak

Bir kimse veya bir şey için kötü söz söylemek. Ben öğretmenime dil uzattıracak adam değilim.

Dil yarası

Acı, ağır ve kötü sözün gönülde bıraktığı kırgınlık. Bıçak yarası geçer, dil yarası geçmez demişler.

Dilden dile dolaşmak

Her yerde, pek çok kimse tarafından bahis konusu olmak. Ata sözleri dilden dile dolaşarak günümüze kadar geldi.

Dile (dillere) düşmek

Hakkında dedikodu yapılmak. Allah kimseyi dile düşürmesin, kadıncağız sokağa çıkamaz oldu.

Dile gelmek

1. Konuşma yeteneği yokken konuşmak, dillenmek. 2. Dile düşmek. Dile geldi dağlar, avuttu onu!

Dile getirmek

1. Bir meseleyi belirtmek, ortaya atmak, anlatmak, açıklamak. 2. Birini konuşturmak. Hiç umulmadık bir anda konuyu dile getirdi, hepimizin anlamasını sağladı.

Dile kolay

Söylenmesi kolay ama yapılması ortaya konması ya da katlanılması çok güç. Evet, dile kolay, haydi yap da görelim.

Dili açılmak

Herhangi bir sebepten dolayı konuşamayan kimse, birden konuşmaya başlamış olmak. Dili açıldı çok şükür!

Dili dolaşmak

Heyecan, korku ya da bir hastalık sebebiyle söyleyeceğini şaşırmak, karıştırmak, açık olarak ifade edememek. Babasını aniden karşısında görünce dili dolaştı, kekelemeye başladı.

Dili dönmemek

1. Bir sözü doğru ve düzgün söylemeyi becerememek, yanlışsız konuşamamak. 2. Amacını iyi anlatamamak. İnşaallah dilim dönmeden meseleyi anlatır da kurtulurum ondan.

Dili olsa da söylese

Cansız nesneler, hayvanlar konuşabilseler, bazı olaylara tanıklık edebilseler ne iyi olurdu anlamında kullanılır.

Dili tutulmak

Herhangi bir sebepten ötürü söz söyleyemez duruma gelmek. Sevinçten dili tutuldu bizim kızın.

Dili uzun

İncitici, kırıcı sözler söyleyen, saygısız kimse. O uzun dilini bana kestirmeden çek içeri!

Dili varmamak

Bir sözü söylemeye gönlü razı olmamak. Sana git demeye dilim varır mı sanıyorsun?

Dilin kemiği yok ya!

1. Önceden söylediği sözü başka biçimlere sokarak inkâr etmek. 2. İnsan konuşurken bazı hatalar yapabilir, doğru ve yanlış herşeyi söyleyebilir.

Dilinde tüy bitmek

Sık sık söylemekten bıkmak, usanmak. Size söyleye söyleye dilimde tüy bitti.

Dilinden kurtulamamak

Yaptığı bir kabahatten ötürü sürekli olarak, bir kimsenin sitem, eleştiri ve sataşmalarına uğramak. Ne yapmalıyım da dilinden kurtulmalıyım onun?

Diline dolamak

1. Bir kimsenin dedikodusunu yapmak, kötü tarafını her yerde söylemek. 2. Bir şeyi her fırsatta söyler olmak.

Diline pelesenk etmek

Bir sözü her zaman, yerli yersiz tekrarlamak. Şey sözünü diline pelesenk etmişsin, her cümlenin başında kullanıyorsun.

Dilini tutmak

Sonunu düşünerek gelişigüzel konuşmaktan sakınmak, ölçülü konuşmak, rast gele konuşmamak. Dilini tutmasını bilmeyenlerin başına neler geldiğini sana söylemediler mi?

Dilini yutmak

Büyük bir korku, şaşkınlık ya da sevinç karşısında konuşamaz hâle gelmek. Korkudan neredeyse dilini yutacaktı.

Dilinin altında bir şey olmak

Bir kimsenin sözlerinden açıkça söylemediği bir şeyler olduğu anlaşılmak. Dilinin altında bir şey olduğunu biliyorum ama bir türlü söyletemiyorum.

Dilinin ucuna gelmek

1. Tam söyleyecekken vazgeçip söylememek. 2. Hatırladığı şeyi söyleyecekken yine unutuvermek. Dilinin ucuna geldi ama utandığı için söyleyemedi.

Dillerde dolaşmak

Her yerde kendisinden, ondan söz edilmek. Cephede gösterdiği yararlılıklardan sonra adı dillerde dolaşır oldu.

Dillere destan olmak

Bir olay veya nitelik halk arasında yayılmak. Ona öyle bir oyun oynayacağım ki dillere destan olacak!

Dimyat`a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak

Daha iyisini elde etmek uğruna çalışırken elindekilerini de yitirmek. Gel şu işten vazgeç, Dimyat`a pirince giderken evdeki bulgurdan da olma.

Dinden imandan çıkmak

Çok sinirlenmek, öfkelenmek, kızgınlık duymak. İnsanı dinden imandan çıkarıyorsun, yapma şu hareketleri!

Dinden imandan olmak

Dinî inancını yitirmek, mürtet olmak.

Dini bir uğruna

Müslümanlık davası yoluna (iş yapmak).

Dini bütün

Dinin emirlerini eksiksiz yerine getirmeye çalışan, inancı sağlam olan, dinine çok bağlı. Her Müslüman dini bütün olmak zorundadır.

Dipsiz kile boş ambar

Para, mal tutamayanın durumunu ya da verimsiz, sonuçsuz bir işi anlatmak için kullanılır. Memurların işi tam anlamıyla dipsiz kile boş ambar, sıfıra sıfır elde var sıfır.

Dirlik düzenlik

Bir arada yaşayan, çalışan kimseler arasında iyi geçim, güven, sevgi ve anlaşma hâli. Bir aileye önce dirlik ve düzenlik gereklidir.

Dirsek çevirmek

Daha önce birlikte iş yaptığı, anlaştığı kimseden, artık ihtiyaç duymadığı için yüz çevirmek; bir kimseyi kendinden uzaklaştıracak davranışlarda bulunmak. Onun da dirsek çevireceğini hiç beklemezdim.

Dirsek çürütmek

Okumak, öğrenim görmek için uzun yıllar çalışmak. Desene boşuna dirsek çürütmüşsün.

Diş bilemek

Öç almak, kötülük yapmak için fırsat kollamak; öfkesini gösterir durum almak. Bana diş bilediği bakışlarından belli.

Diş geçirememek

Etkisiz kalmak, güç yetirememek, hükmünü yürütüp sözünü dinletememek. Bir çocuğa diş geçiremiyorsun, ne biçim annesin sen!

Diş gıcırdatmak

Kızgınlığını, öfkesini kimi davranışlarıyla belli etmek. Dediğini yaptıramayınca dişlerini gıcırdatmaya başladı.

Diş göstermek

Güçlü olduğunu, kendine güvendiğini, saldırabileceğini davranışlarıyla belli etmek; tehdit etmek. Biraz diş göstersen hemen yola geleceklerdir.

Diş kirası

1. Eskiden sarayda ya da konaklarda zenginlerin iftara çağırdıkları yoksullara verdikleri armağan veya para. 2. Harcadığı emek dışında bir kimsenin fazladan sağladığı çıkar.

Dişe dokunur

Hatırı sayılır, işe yarar, belirtilmeye değer, önemli. Dişe dokunur bir iş yapmışsın, aferin çocuğum.

Dişinden tırnağından artırmak

Yiyeceğinden, içeceğinden vb. ihtiyaçlarından keserek zorla biriktirmek. Seni, dişimden tırnağımdan artırdığım parayla okuttum!

Dişine göre

Yapabileceği, gücünün yeteceği, becerebileceği, uygun bir durumda. Tam da dişime göre, onu yenebilirim.

Dişini sıkmak

Darlığa, sıkıntıya dayanmak; her türlü zorluğa katlanmak. Biraz daha dişini sıkmalısın, inşallah yakında rahata kavuşacağız.

Dişini tırnağına takmak

Çok büyük zorluklara, sıkıntılara, darlıklara katlanarak bütün gücünü kullanıp çalışmak. Biz bu evi dişimizi tırnağımıza takarak yaptık, yıkmalarına izin vermeyeceğim!

Dişinin kovuğuna bile gitmemek

Çok az gelmek (yiyecekler için). Açlıktan kırılıyorduk, önümüzdeki yiyecekler dişimizin kovuğuna bile gitmeyecek kadardı.

Diz boyu

Dize kadar (yükseklik veya alçaklık için). Çukuru diz boyu kazmışlardı.

Diz çökmek

1. Dizini yere koyarak oturmak. 2. Teslim olmak. Düşman askerleri önümüzde diz çökmüşlerdi.

Dize gelmek

Teslim olmak, boyun eğmek, yenilmek, güçlünün buyruğunu kabullenmek. Bizim kitabımızda dize gelmek yoktur!

Dize getirmek

Kendisine karşı geleni alt ederek buyruğunu dinler duruma getirmek, boyun eğdirmek. İki saatte düşmanı dize getirebiliriz.

Dizgini (dizginleri) ele almak

Yönetimi ele geçirmek, işi kendisi yönetmeye başlamak. Dizginleri ele almazsak fabrika kargaşa içinde boğulup kalacak, üretim yapılamayacak.

Dizginleri salıvermek

Başıboş bırakmak, sıkı tuttuğu yönetimi gevşetmek. Yönetim, dizginleri salıverince insanlar rahat bir nefes aldılar.

Dizini dövmek

Çok pişman olmak. Çocuklarını küçük yaşta eğitmezsen sonradan dizini döversin.

Dizinin (dizlerinin) bağı çözülmek

Korkudan, heyecandan, yorgunluktan ayakta duramayacak hâle gelmek. Yokuşu çıktım ama dizlerimin de bağı çözüldü.

Dizlerine kapanmak

Yalvarmak, kendini küçük düşürecek kadar çok yalvarmak, başını dizlerinin üzerine koymak. Göreceksin, günün birinde dizlerine kapanacak babasının.

Dışı eli (seni) yakar, içi beni

Dıştan görünüşü, herkesi imrendirecek kadar güzel ama içyüzü elverişsiz, kötü, sahibini üzücü anlamında kullanılır. Ah bir bilseler işin iç yüzünü, dışı eli yakar, içi beni.

Dobra dobra söylemek

Hiçbir şeyden çekinmeden, sözü eğip bükmeden, dosdoğru, açık açık konuşmak. Dobra dobra konuşan insanları severim.

Doğmamış çocuğa don biçmek

Henüz ele geçmemiş bir şey, gerçekleşmesi kesin olarak bilinmeyen bir durum için hazırlık yapmak.

Dökülüp saçılmak

1. Bir şey uğruna fazla para harcamak, masraf etmek. 2. Soyunmak, çok açık giyinmek. Düğün yapıyorum diye sakın dökülüp saçılma, yoksa kendini toplayamazsın.

Dokuz doğurmak

1. Bir işi güçlükle ve sıkıntı içinde sonuca ulaştırmak. 2. Merakla, heyecanla, sabırsızlıkla, sıkıntı çekerek beklemek. İşe geç kalmıştı, yeni araba gelinceye kadar dokuz doğurdu.

Dokuz köyden kovulmuş

Geçimsizliği, hatalı davranışları yüzünden birçok yerden atılmış kimse.

Dolap çevirmek

Hile, düzen ve dalavere ile iş yapmak. Yine ne dolap çeviriyor acaba?

Dolma yutmak

Kanıp aldanmak. Ona dolma yutturacağını hiç sanmam!

Dolu dizgin

1. Son hızla (süvari ve at arabası için). 2. Önüne geçilemeyecek biçimde, çok fazla olarak. Kinlerimizi dolu dizgin salıverdik düşmanın üstüne.

Doluya koydum almadı, boşa koydum dolmadı

İçinden çıkılamayan güç bir durum karşısında söylenir. Her yolu denedim, çözüm yolu bulamadım anlamına gelir.

Domuzdan kıl çekmek

Sevilmeyen, eli sıkı olan, cimri bir kimseden bir şey alabilmek. Domuzdan bir kıl koparmak kârdır.

Don gömlek

Çıplak, üzerinde sadece don ve gömlek var denilecek kadar soyunmuş hâlde. Adamı, don gömlek kalacak kadar soydular.

Dört ayak üstüne düşmek

Tehlikeli bir durumdan hiç zarar görmeden kurtulmak. Nasıl oluyor da, bu adam hep dört ayak üstüne düşüyor?

Dört başı mamur

Her yanı bakımlı, elverişli, güzel, tam istenildiği gibi. Alırsam dört başı mamur bir ev alacağım.

Dört dönmek

Bir işi yapmak için korku, heyecan, telâş, şaşkınlık içinde sağa sola koşmak, çare aramak. Kadıncağız haberi alır almaz odanın içinde dört dönmeye başladı.

Dört elle sarılmak

Yapacağı işe büyük bir önem verip özen göstererek girişmek. Başarılı olmak mı istiyorsun, dört elle sarıl işine!

Dört gözle beklemek

Özleyerek, çok isteyerek, büyük bir sabırsızlıkla beklemek. Annemin yolunu dört gözle beklemeye başladım.

Dostlar alışverişte görsün

Gösteriş olsun; amaç iş yapıyor görünmek, iş yapmak değil. Güya çalışıyor, dostlar alışverişte görsün!

Dudak bükmek

Umursamamak, beğenmemek, küçümsemek. Yeni alınan elbiseye şöyle bir dudak büküp geçti.

Dudak ısırmak

Hayret etmek, şaşırmak. Beni karşısında görünce dudağını ısıracak eminim.

Dudak ısırtmak

1. Hayran bırakmak. 2. Şaşkınlığa, hayrete düşürmek. Yazdığı son kitabıyla dudak ısırttı herkese.

Düğüm noktası

Bir meselenin sonuçlandırılması için çözülmesi, açıklığa kavuşturulması gereken en güç yanı. Biz işin daha düğüm noktasını tespit etmiş değiliz ki!

Düğün bayram etmek

Çok sevinç duymak, topluca neşeli bir duruma kavuşmak. Ağabeyim savaştan sağ salim dönünce ailece bayram ettik.

Düğün evi gibi

Çok kalabalık ve telâşlı görülen yer. Hayrola, dün akşam sizin sokak düğün evi gibiymiş!

Duman attırmak

Geride bırakmak, zor duruma düşürmek, birini yıldırmak. Silâhını çeken komutan etrafa duman attırmaya başladı.

Duman etmek

Bozmak, ortalığı dağıtmak, yok etmek; yenmek, birine karşı başarı sağlamak. Askerler ortalığı toz duman ettiler.

Duman olmak

1. Ortadan kaybolmak. 2. Durumu, düzeni, işi bozulmak. Kötü olmak. Çabuk duman ol buradan, gözüm görmesin seni!

Dumanı üstünde

1. Çok taze (sebze ve meyve için). 2. Çok yeni, üzerinden zaman geçmemiş. Şu elmalara bak, daha dumanı üstünde bunların.

Dümen çevirmek

Düzen kurup, hileli iş yapmak. Yine ne dümen çeviriyorsunuz siz?

Dümen kırmak

Yön değiştirmek.

Dümen suyunda gitmek

Birine bağımlı olmak, birinin tuttuğu yolu izlemek, hemen her şeyde ona uyarak onun istediğini yapmak. Başkasının dümen suyundan gidenler kişiliklerini bulamazlar.

Dünkü çocuk

Deneyimi az, toy acemi. Dünkü çocukların aklına ihtiyacım yok benim.

Dünya başına yıkılmak

Dara düşmek, felâkete uğramak, umutlarını yitirmek, çok üzülüp acı çekmek. Trafik kazasında kocasını ve iki çocuğunu kaybeden kadının dünyası başına yıkılmıştı.

Dünya bir araya gelse

Bütün insanlar engel olmaya kalksa bile, asla, hiçbir zaman, kim ne derse desin anlamında, yine bildiğini yapma durumu için kullanılır. Dünya bir araya gelse de ben o adamla barışmam.

Dünya gözü ile

Ölmeden önce, yaşarken. Dünya gözü ile Almanya`daki kardeşimi bir daha görsem.

Dünya yıkılsa umurunda değil

Hiçbir şeyle ilgilenmemek, umursuz olmak, sorumluluk duymamak. Sakın `dünya yıkılsa umurumda değil` deme bana.

Dünyadan elini eteğini çekmek

Bir kenara çekilip toplum ile ilişkisini kesmek, toplumun yaşayışına karışmaz olmak, daha çok ibadetle meşgul olmak ve dünya işleriyle ilgilenmez olmak. Bizim komşu her nedense dünyadan elini eteğini çekti, görünmez oldu sanki.

Dünyadan haberi olmamak

Çevresinden, çağından ve çağının getirdiklerinden, zamanında yaşanan hayattan haberli olmamak. Sen dünyadan haberi olmayan bir adamsın, ne anlarsın bu işten, lütfen karışma!

Dünyalar onun olmak

Oldukça çok sevinmek. Babası istediği oyuncağı getirince dünyalar onun oldu sanki.

Dünyanın kaç bucak olduğunu anlamak

Dünyada insanın başına neler gelebileceğini öğrenmek, zorluklarla karşılaşmak, tecrübe kazanmak. Elbet sen de bir gün dünyanın kaç bucak olduğunu anlayacaksın.

Dünyanın öbür ucu

Çok uzak yer. Ali de dünyanın öbür ucunda oturuyor.

Dünyayı toz pembe görmek

İyimser olmak, üzücü durumlara bile iyi gözle bakmak. Bırak artık şu dünyayı toz pembe görmeyi, aç gözlerini!

Durduğu yerde

1. Hiç gereği yokken. 2. Kolaylıkla, hiç emek ve çaba harcamadan. Adam durduğu yerde para kazanıyor, anlamadım bu işi!

Durup dinlenmeden

Sürekli olarak, ara vermeden, arka arkaya. Yıllar yılı durup dinlenmeden çalıştım sizin için.

Durup dururken

1. Birden bire, ansızın. 2. Hiç gereği veya sebebi yokken. Durup dururken bir tokat attı arkadaşına.

Düşe kalka

1. İşi kimi zaman iyi, kimi zaman kötü olarak güçlükle, uğraşa uğraşa (yapmak). 2. Biriyle yakın ilişki kurarak. Sokak serserileriyle düşe kalka iyice bozuldu, sapıttı.

Düşeş atmak

Umulmadık bir başarı kazanmak. Düşeş attı bizim oğlan, şimdi yanına da yaklaştırmaz kimseyi.

Düşman çatlatmak

Nisbet yapmak, iyi durum ve başarılarıyla düşmanı kızdırmak ve kıskandırmak. Düşman çatlatmakta da üstüne yok senin!

Düşman kesilmek

Düşman olmak, düşman gibi görünüp tavır almak. Yalnız benim değil, bütün ailenin düşmanı kesilmişti.

Düşünüp taşınmak

Bir meseleyi enine boyuna tartmak, konuyu bütün yönleriyle incelemek, iyice düşünüp ona göre davranmak. Acele etme, düşünüp taşın öyle karar ver.

Düşüp kalkmak

1. Yakın arkadaşlık etmek. 2. Yasa ve gelenek dışı kadın ve erkekle birlikte yaşamak veya sık sık bir araya gelmek. Seni bu hâle getirenler düşüp kalktığın arkadaşlarındır. Hâlâ anlamadın mı?

Dut yemiş bülbüle dönmek

Susmak; konuşkanlığını, sevincini, neşesini yitirmek; sesi çıkmaz olmak. Onu dut yemiş bülbüle döndürmezsem bana da Hasan demesinler!

Düttürü Leylâ

Gülünç, tuhaf, daracık ve kısacık giyinmiş kadın. Sana hiç yakışmamış, düttürü Leylâ gibi olmuşsun.

Ecel aman verirse

Ölmezsem, ömür yeterse. Ecel aman verirse torunumu da görürüm.

Ecel teri dökmek

Çok korkmak, heyecan içinde bulunup terlemek, korku ve bunalım içinde olmak. Köprüden geçerken ecel terleri döktüler.

Eceli gelmek

Ölmek, sonu gelmek, yok oluş vakti gelmek. Herkesin eceli gelecek ve bu dünyadan göçecek.

Eceline susamak

Ölümüne yol açacak kadar tehlikeli işlere girişmek. Bırak o silâhı elinden, eceline mi susadın sen?

Eciş bücüş

Çarpuk çurpuk, eğri büğrü, düzgün yanı olmayan, çirkin bir biçim almış bulunan. Eciş bücüş bir yazıyla karşılaşınca şaşırdı.

Edebiyat yapmak

Bir işe yaramayan, konuyu açıklamaya yetmeyen, gerçeği yansıtmayan süslü, parlak ve gereksiz sözler söylemek. Edebiyat yapmaya amma da meraklı bir insanmış.

Efkâr dağıtmak

Sıkıntıyı gidermek, üzüntüyü yok etmeye çalışmak. Sahile efkâr dağıtmak için inmiş olmalı.

Eğri (gözle) bakmak

Kötü düşünce besleyerek bakmak. O, hiç kimseye eğri gözle bakmazdı.

Ekmeğinden etmek

İşinden çıkarmak veya atmak. Adamı durup dururken ekmeğinden ettiler.

Ekmeğine yağ sürmek

Birinin yararına göre eylemde bulunmak, istemese de birinin işine yarayacak biçimde hareket etmek. O işi bana vermemekle yabancıların ekmeğine yağ sürdün sen.

Ekmeğini kazanmak

Geçimini temin edecek, ihtiyaçlarını karşılayacak parayı kazanmak. Kaygılanma, ekmeğini kazanmasını bilir o.

Ekmeğini taştan çıkarmak

En zor işleri bile yapıp geçimini sağlayacak beceriklikte olmak, her türlü işi yapmak. Ekmeğini taştan çıkaran insanların arasına katılmakta gecikmedi.

Ekmek elden su gölden

Kendisi kazanmayıp başkalarının kazancı ile geçinen kimselerin durumunu anlatmak için kullanılır.

Ekmek kapısı

Çalışıp para kazanılan, geçim sağlayan iş yeri. O dükkân benim ekmek kapım, asla satmam, satamam onu!

Ekmek parası

Kazanç, geçinmek için kazanılan para. Ekmek parası kolay kolay kazanılmıyor.

Ekşi yüz

Somurtkan, asık yüz. Onun ekşi yüz göstermeye hakkı yoktu.

Eksik gedik

Ufak tefek ihtiyaçlar. İkramiye ile eksiği gediği kapadılar.

El açmak

1. Dilenmek. 2. Başkasının yardımını almak için yalvarmak. İhtiyarlayıp da el açacağı hiç aklına gelmemişti.

El altından

Kimsenin haberi olmadan, gizlice. Parayı el altından verdi.

El atmak

1. Bir işe girişmek. 2. Birisinin işine karışmak. Üstüne vazife olmayan işe el atma sakın!. .

El ayak çekilmek

Ortalıkta kimse kalmamak, ıssızlaşıp sessizleşmek. Bu iş ancak el ayak çekildikten sonra yapılır.

El basmak

Yemin etmek, kutsal bir şey üzerine el koyarak ant içmek. Kur`ân`a el basarım ki bu işi ben yapmadım.

El çabukluğu

1. Bir işi çok çabuk yapabilme ustalığı. 2. Hilesini kimseye sezdirmeyecek biçimde yapabilme. Adamın cebinden el çabukluğu ile cüzdanı çekiverdi.

El elde baş başta

1. Masrafla para birbirine denk geldi. 2. Yapılan işin sonunda ne kâr ne de zarar edildi. Alışverişten el elde baş başta döndü.

El ele vermek

Güçleri birleştirip işbirliği yapmak, yardımlaşmak. Bu yolu ancak el ele verirsek yapabiliriz.

El emeği

1. Elle yapılan işe harcanan emek. 2. Elle yapılan çalışmanın karşılığı. El emeğinin karşılığı değildir bu para.

El kadar

Küçük, küçücük. El kadar çocuk işime karışamaz benim.

El kaldırmak

1. Kendisinden büyüğe vurmak için elini kaldırmak. 2. Bir şey söylemek istediğini, oy verdiğini elini kaldırarak belirtmek. Sen ne cüretle babana el kaldırırsın!

El kapısı

1. Bir kızın gelin gittiği ev. 2. Yabancıların memleketi, evi, yurdu. Yıllarca el kapılarında çalıştım durdum.

El koymak

1. Bir meselenin yetkili organlarca incelenmeye başlaması. 2. Buyruğu altına almak, hükümetçe uygun görülen mal, arazi ve kuruluşa hâkim olmak. Hükümetin el koyduğu arazi burdan başlıyor.

El oğlu

1. Yabancı. 2. Damat. El oğluna güvenme sakın!

El sürmemek

1. Dokunmamak, hiç değmemek. 2. Yapımına başlamamak. İşe el sürmeye vakit bulamadım daha.

El üstünde tutulmak

Çok değer verilip sevilmek, kendisine büyük ölçüde saygı gösterilmek. Dedem ailemizde el üstünde tutulurdu.

El uzatmak

1. Birine yardım etmek. 2. Dokunmaya, almaya çalışmak. O bizim bir yakınımız, ona elimizi uzatmalıyız hemen.

El yordamıyla

Tahminlerine, sezgilerine dayanıp elle yoklayarak. El yordamıyla kibrit kutusunu buldum.

Elde avuçta bir şey kalmamak

Parasını, malını, tüm varlığını harcayıp bitirmiş olmak. Elde avuçta bir şey kalmayınca ne yapacağını şaşırdı.

Elde etmek

1. Bir şeye sahip olmak. 2. Bir kimseyi kendi yanına çekmek. Onun gibi dürüstleri elde edemezsin, boşuna uğraşma.

Elde kalmak

1. Bir malın satılmayıp geride kalan kısmı. 2. Harcanandan arta kalmış olmak. Şu kasadaki üzümler elde kaldı.

Elden ayaktan düşmek (veya kesilmek)

Yaşlılık, hastalık sebebiyle iş yapamaz, yürüyemez, kendi işini göremez duruma gelmek. Allah kimseyi elden ayaktan düşürmesin.

Elden çıkmak

Malı olmaktan çıkmak. O arsa elden çıktığı için üzüldüm.

Elden düşme

Az kullanılmış. Elden düşme bir araba aldı.

Elden ele dolaşmak

Pek çok kişi tarafından kullanılmak, bir çok sahip eline geçmek. Elden ele dolaşan atı nihayet geri almayı başardı.

Elden geçirmek

Eksiklikleri düzeltmek, onarmak; denetlemek için pek çok şeyi ele alıp yoklamak, gözden geçirmek. Yaptığın işi bir daha elden geçir.

Elden gitmek

Bir şeyi yitirmek, ondan yoksun kalmak. Bütün mal mülk bir hiç uğruna elden gitti.

Ele almak

1. Bir şey üzerinde çalışmaya başlamış olmak. 2. İncelemek, araştırmak veya tenkit etmek. Konuyu yeni baştan bir daha ele alalım.

Ele avuca sığmamak

1. Şımarık davranmak. 2. Söz dinlememek, kural tanımamak, zapt edilememek. Sen ne ele avuca sığmaz bir çocukmuşsun meğer.

Ele geçirmek

Sahip olmak, kaçan bir kimseyi yakalamak. Şu toprak parçasını da ele geçirdik mi işimiz tamam demektir.

Ele vermek

Bulunduğu yeri haber vererek suçluyu yakalatmak. Katili ele vermeyi kafasına koyarak sokağa çıktı.

Elekten geçirmek

Titizlikle seçmek; iyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı birbirinden ayırmak. Şu dosyayı bir daha elekten geçirin.

Eli açık

Cömert, çok para harcayan, sakınmadan para verebilen. Eli açık olan insanları severim.

Eli ağır

1. Oldukça yavaş iş yapan. 2. Vurunca çok acıtan. Eli o kadar ağırmış ki enseme gülle düştü sandım.

Eli altında olmak

1. İstediği anda ele alıp kullanabileceği bir yerde bulunmak. 2. Buyruğunda olmak. İyi bir usta, araç ve gereçlerinin elinin altında olmasını ister.

Eli ayağı buz kesilmek

1. Korku, heyecan ve üzüntüden ne yapacağını bilemez duruma gelmek, donup kalmak. 2. Çok üşümek. Haydi elimiz ayağımız buz kesmeden girelim içeri.

Eli ayağı tutmak

İş yapabilecek güçte olmak, bedenî gücü var olmak. Çok şükür şimdilik elimiz ayağımız tutuyor.

Eli bayraklı

Kavgacı, şirret, edepsiz. Onun eli bayraklı bir kadın olduğunu daha yeni anladınız.

Eli böğründe kalmak

Çaresiz kalmak, bir şey yapamaz duruma gelmek, başarısızlığa uğramak. Tek hayvanın öldüğünü görünce eli böğründe kaldı.

Eli bol

Cömert, esirgemeyen, çok para ve eşyası olan. Duyduğumuza göre Hasan Çavuş eli bol bir insanmış.

Eli boş dönmek

Umduğunu alamadan geri dönmek. Eli boş döneceği hiç aklıma gelmezdi.

Eli çabuk

Süratli iş gören. Eli çabuk adamlara ihtiyacımız var.

Eli cebine gitmemek (veya varmamak)

Cimri olmak, para harcamaya kıyamamak. Ondan da yardım istediler, ancak eli cebine bir türlü gitmedi, arkasını dönüp uzaklaştı.

Eli darda

Geçimi için para sıkıntısı çeken. Eli darda insanlara yardım etmek insanlık borcudur.

Eli değmemek

Bir işi yapmaya zaman bulamamak. Odanı temizlemeye elim değmiyor.

Eli hafif

İncitmeden, can yakmadan iş gören. İğneyi Hatice hemşireye vurdurun eli hafiftir onun.

Eli kalem tutmak

1. Yazı yazmayı bilmek. 2. Düşüncelerini derli toplu güzel bir ifade ile yazabilmek. Elin kalem tutmaz mı senin?

Eli sıkı

Kolay para harcamayan, cimri, çok tutumlu. Bu kadar eli sıkı bir adam olmak zorunda değilsin.

Eli uzun

Hırsız, fırsat buldukça bir şeyler aşırmaktan geri kalmayan.

Eli varmamak

Bir işi yapmaya gönlü razı olmamak. Bulaşıkları yıkamaya bir türlü elim varmıyor.

Eli yatmak

Bir işe eli alışkın olmak, bir işi yapabilecek el becerisi bulunmak.

Elifi görse mertek sanır

Cahil, okuması yazması yoktur. Ona mı akıl danışıyorsun, elifi görse mertek sanır o.

Elinden iş çıkmamak

Çabuk iş yapamamak. Bırakın onu, elinden iş çıkmaz birine ihtiyacımız yok.

Elinden tutmak

1. Destek olmak, ilerlemesi için yardımda bulunmak. 2. Yürümesine, kalkmasına, inmesine, çıkmasına yardım etmek. Hayatım boyunca elimden tutan olmadı.

Eline düşmek

1. Birine muhtaç olmak. 2. Yakalanmak. 3. Düşmanın ya da kendisine hıncı bulunan birinin hâkimiyetinde kalmak. Düşmanın eline düşmemek için bir yol bulmalıyız.

Eline su dökemez

Sözü edilen kişi, değerce ondan çok geride. Sen hamur açmakta Fatma`nın eline su dökemezsin.

Elini çabuk tutmak

Hızlı davranmak, acele etmek. Elimizi çabuk tutup şu kömürü yağmura yakalanmadan taşıyalım.

Elini kana bulamak

Birini öldürmek veya yaralamak. Zavallı çocuk, boş yere elini kana buladı.

Elini kolunu sallaya sallaya gelmek

Bir işten sonuç almaksızın dönmek, gelirken hiçbir armağan getirmemek.

Elini kolunu sallaya sallaya gezmek

Pervasızca, çekinmeden, kimseden korkmadan dolaşmak. Bunca ağır suç işlemesine rağmen elini kolunu sallaya sallaya gezmesi şaşılacak şey doğrusu.

Elini sıcak sudan soğuk suya sokmamak

Çok nazlı olmak, evde hiçbir iş yapmamak, zor işlerden kaçınmak. Ne kadınmış o da, elini sıcak sudan soğuk suya soktuğunu görmedim daha!

Elinin hamuruyla erkek işine karışmak

Anlamadığı, bilmediği, beceremediği işleri yapmaya kalkışmak (kadınlar için).

Eliyle koymuş gibi bulmak

Aradığı şeyi söylenen yerde çok kolay bulmak. Onca şeyin arasında küçücük düğmeyi eliyle koymuş gibi buluverdi.

Elle tutulur gözle görülür

Çok açık, gizli bir tarafı yok. Şu zamana kadar elle tutulur gözle görülür bir iş yaptın mı sen?

Emeği geçmek

Bir şeyin yapılmasında kendisinin de katkısı bulunmak. Şu caminin yapımında kimlerin emeği geçmedi ki.

Emek vermek

Bir şeyin meydana gelmesi için özenle ve çok çalışmak. İyi bir sonuç mu almak istiyorsun? Emek ver, gayret et.

Emir kulu

Kendisine emredilen işi yapmak zorunda olan kimse. Emir kulu olmak o kadar da kolay değil.

Eninde sonunda

Nihayet, en sonunda. Eninde sonunda onu bulacağım.

Enine boyuna

1. Her yönü ile, eksiksiz, bütün ihtimalleri göz önünde tutarak. 2. İri yarı, gösterişli (adam). Şu meseleyi enine boyuna bir kez daha düşünelim.

Ense yapmak

Yemek, içmek ve keyfine bakmak, hiç iş yapmamak. Ense yapmayı bırak da biraz işle ilgilen.

Ensesi kalın

Parası çok, varlıklı, sözü geçer, ödeme gücü yüksek (kimse). Neden şu ensesi kalın adamlardan yardım istemiyorsunuz.

Ensesinde boza pişirmek

Sıkıştırıp tedirgin etmek, eziyet etmek. İşlerin yavaş gittiğini gören patron işçilerin ensesinde boza pişirmeye başladı.

Ensesine yapışmak

Yakalamak. Bir hamlede ensesine yapıştı çocuğun.

Er geç

Ne zaman olsa, mutlaka. Er geç onu bulacağım.

Es geçmek

Dikkate almamak, sözleri arasında o konuya dokunmamak. Borç meselesini es geçmesine fırsat vermeyin.

Esamisi okunmamak

Adı anılmamak, değer verilmemek. Onun buralarda hiç esamisi okunmaz.

Eşeğini sağlam kazığa bağlamak

İşini güvenli kılacak önlemler almak. Ne demişler; Eşeğini sağlam kazığa bağla, sonra Allah`a ısmarla.

Eşek kadar

Büyük, iri; aşırı derecede gelişmiş. Eşek kadar oldu ama hiç söz dinlemiyor.

Eşek şakası

Ağır, hoşa gitmeyen, incitici, kaba şaka. Ben eşek şakasından hiç hoşlanmam.

Eşek sudan gelinceye kadar dövmek

Adamakıllı, çok ve iyi dövmek. Eğer aklını başına toplamazsan seni eşek sudan gelinceye kadar döveceğim, anladın mı?

Eşiğine yüz sürmek

Bir isteğinin yerine getirilmesi için bir kimseye yalvarmak, önünde eğilmek. İnsanların eşiğine yüz sürülmemesi gerekir.

Eşiğini aşındırmak

Bir işi yaptırmak, gördürmek için bir yere çok gidip gelmek. Şu köy yolu için hükümet eşiğini aşındırıp durduk.

Esip savurmak

Bağırıp çağırmak, öfke ile atıp tutmak. Davet edilmediğini öğrenince esip savurmaya başladı.

Eski çamlar bardak oldu

Devir değişti, eski durumların, tutumların bir önemi kalmadı.

Eski defterleri karıştırmak

Eski olayları, işleri bir çıkar umuduyla tekrar ele almak, yeniden gündeme getirmek. Eski defterleri karıştırmayı bırak artık.

Eski hamam eski tas

Hiçbir şey değişmemiş, eski durumda kalmış. Köy aynı, insanlar aynı, eski hamam eski tas.

Eski kafalı

Yeniliğe açık olmayan, yaşayış ve düşünce itibariyle eskiye bağlı. Eski kafalı insanlar gittikçe azalıyor mu ne?

Eski kurt

Tecrübeli, görmüş ve geçirmiş, mesleğini iyi bilen, hileyi ve düzeni deneyimi sayesinde hemen anlayan. O da eski kurtlardandır.

Eski toprak

Yaşlılığına rağmen dinçliğini, dayanıklılığını hâlâ sürdüren, gücünü kaybetmemiş kimse. Sen eski topraksın, bizim gibi birkaç genci daha cebinden çıkartırsın.

Eşref saat

1. İş görecek kimsenin uysal davranacağı, aksilik çıkarmayacağı zaman. 2. Bir işin olumlu yola girmesi için en uygun zaman. İzin alabilmek için müdür beyin eşref saatini kollamaya başladı.

Et kafalı

Akılsız, anlayışı az, kavrayışı kıt olan.

Et tırnak olmak

Sıkı bir ilişkiye girmek, birbirinden kopmamak.

Eteği ayağına dolaşmak

Telâş, korku ve heyecandan yürüyüşünü ve yapacağı işi şaşırmak.

Eteğine yapışmak

1. Bir kimsenin manevî desteğini istemek. 2. Varlıklı, sözü geçer bir kimseden yardım ve himaye istemek. Korkudan annesinin eteğine yapıştı.

Etek öpmek

Yaltaklanmak, dalkavukluk etmek; birine yaranmak için katına çıkıp o kimsenin eteğini öpme davranışı içinde olmak. Bu makama etek öpe öpe çıktı soysuz herif.

Etekleri tutuşmak

Çok telâşlanmak, heyecanlanmak. Babasını parkta göremeyince etekleri tutuşmaya başladı, yoksa gelmeyecek miydi?

Etekleri zil çalmak

Çok sevinmek, işler yolunda olmak. Yazılı sınavı umduğundan iyi geçen Halit`in etekleri zil çalıyordu.

Eti ne butu ne?

1. İmkânları, parası az. 2. Çelimsiz, zayıf, küçük. Ona baskı yapma, zavallının eti ne butu ne?

Eti senin kemiği benim

Çocuk velilerinin öğretmene ya da ustaya çocuğun eğitiminde kendine tam yetki verdiğini anlatmak için söylenir.

Etliye sütlüye karışmamak

Kendini alâkadar etmeyen meselelerden, toplumu derinden etkileyen olaylardan uzak durmak, kaçınmak ve hiçbiriyle ilgilenmemek. Kendine sahip çık, sakın etliye sütlüye karışayım deme oğlum.

Etrafında dört dönmek

İstediğini elde etmek amacıyla bir kimsenin, bir şeyin yanından ayrılmamak, ona aşırı ilgi göstermek. Çocuklar Nasreddin Hoca`nın etrafında dört dönmeye başladılar.

Ettiğini bulmak

Yaptığı bir kötülüğün cezasını görmek.

Ev açmak

Ayrı bir eve çıkmak, yerleşmek. Evlendikleri günün ertesinde ev açmaya karar verdiler.

Evde kalmak

Yaşı ilerleyen kızın evlenememesi. Evde kalmak korkusu zavallı kızı yiyip bitiriyordu.

Evdeki hesap çarşıya uymamak

Önceden tasarlanan, düşünülen bir iş umulduğu gibi gitmemek, başka bir yönde gelişmek. O kadar uğraştık ama evdeki hesap çarşıya uymadı, bu paraya istediğimiz gibi bir ev bulamadık.

Evlât acısı gibi içine çökmek

Kaybettiği bir şey için çok üzülmek. Bahçeye diktiği güllerinin dipten sökülüp atılması evlât acısı gibi içine çökmüştü.

Eyere de gelir semere de

Her işe uyar, her işe yarar, ince işler için de kaba işler için de kullanılabilir.

Eyüp sabrı

Peygamber Hz. Eyyub` un başına gelen hastalığa sabredip, bundan dolayı şikâyet etmemesi; güçlük ve üzüntülere, hastalığa karşı sabretmesinden hareketle, en ağır ve sürekli üzüntülerden bile yakınmayanın büyük ve uzun sabrını anlatmak için kullanılır.

Eyvallah demek

1. Razı olmak, kabul etmek. 2. Ayrılırken Allah`a ısmarladık anlamında kullanılır.

Eyvallah etmemek

Minnet altına girip boyun eğmemek. Aç kaldı, susuz kaldı ama kimseye eyvallah etmedi.

Ezbere iş görmek

İncelemeden, özenmeden, gerekli olan bilgiyi almadan, gelişi güzel iş yapmak. Ben sana ezbere iş görme demedim mi?

Ezilip büzülmek

Güç bir duruma düştüğünü, utandığını, sıkıldığını davranışlarıyla belli etmek. Hiçbir insanın karşımda ezilip büzülmesine tahammülüm yoktur.

Faka basmak

Tuzağa düşmek, aldatılmak. Beni nasıl faka bastırdılar anlayamadım bir türlü!

Fareler cirit oynamak

Bir yer ıssız olmak, kimseler bulunmamak. Koca köyde fareler cirit atıyordu.

Farkına varmak

Gözüne çarpmak, orada bulunduğunu anlamak, fark etmek. O kalabalıkta senin farkına varacaklarını sanmıyorum.

Felce uğramak

1. Bir işin tamamen bozulması, durup ilerleyemez olması. 2. Hastalık sebebiyle organlarının bir kısmı çalışamaz duruma gelmek, kötürüm olmak. Yaptığımız işin felce uğramasından korkuyorum.

Feleğin çemberinden geçmek

Hayatta çok günler görmüş, acı tatlı olaylar yaşayıp tecrübe kazanmış, olgunlaşmış. O ihtiyar mı? Feleğin çemberinden geçmiş biridir o.

Fellik fellik aramak

Telâşla, hemen her köşeye bakarak heyecanla aramak. Bütün her yeri fellik fellik aradım ama bıçağı bulamadım.

Sıkça Sorulan Sorular

Deyim nedir?

Deyim, genellikle gerçek anlamından farklı bir anlam taşıyan, ilgi çekici bir anlatım sağlayan kalıplaşmış kelime grubudur. Örnek: "ağzını açıp gözünü yummak".

Deyim ile atasözü arasındaki fark nedir?

Deyimler bir durumu veya kavramı etkili biçimde anlatır, öğüt vermez; atasözleri ise öğüt verir ve genel bir kural bildirir.
Menü
Giriş Yap
Premium
Platform
Karanlık Mod