Bütünüyle, baştan aşağı. Bu sınıfın düzeni a`dan z`ye kadar bozuk.
Sakin, yumuşak görünmekle birlikte karşısındakini gizliden gizliye korkutmak. Sakın onlara aba altından değnek göstermeye kalkma, yoksa kaçırırsın.
Tamam, ilgililer bu işe karışabilirler, ama sen neci oluyorsun anlamında kullanılır.
Gönül verip âşık olmak, tutulmak. Türkmen kızına abayı yakalı beri, sazı elinden düşürmez oldu.
1. Yola çıkmaya kesin kararlı. Abbas yolcu! Daha fazla oyalamayın. 2. Ölmek üzere (olan). Komaya girdi, abbas yolcu mu ne?
Yersiz, yararsız, boş ve anlamsız şeylerle vakit geçirmek. Şu yaşa geldin, ama abesle iştigal etmekten vazgeçmedin.
Düşünmeden, birbiriyle ilgisi olmayan, tutarsız, saçma sapan söz söylemek. Yeter artık, abuk sabuk konuşmalarına daha fazla dayanamayacağım.
Yararlı olup olmadığı düşünülmeksizin rast gele yenen, yemek yerini tutmayan yiyecekler. Ne diye çocukların karnını abur cuburla doyuruyorsun?
Aç olarak, hiçbir şey yemeden. Bu iş aç acına yapılmaz.
Çok yoksul bir duruma düşmek, fakirlikten yaşayamaz hâle gelmek. Afrika kıtasının pek çok insanı aç susuz kalmış durumda.
1. Bir işi gerektiği gibi yapmayıp, zaman darlığından yararlanarak birini aldatmak. Tezgâhtar aceleye getirerek gömleğin defolusunu vermiş. 2. Zaman darlığı sebebiyle gereken özeni göstermemek.
Toy, tecrübesiz, beceriksiz. Acemi çaylağa bak hele! Sen mi tamir edeceksin o saati?
1. Ağrı, sızı duymak. Kazadan sonra çok acı çekti. 2. Üzülmek, üzüntü içinde kalmak. Eşini kaybedeli on yıl oldu ama o hâlâ acı çekiyor.
Keskin, hoşa gitmeyen, çok üşütücü soğuk. Acı soğuk insanın iliklerine işliyordu.
İnsanın gönlünü inciten, onuruna dokunan ağır söz. Bu acı sözlerine kim katlanır sanıyorsun?
İşinden çıkarılmak, görevine son verilmek. İşe üç gün geç geldi diye açığa alındı.
Gizli, saklı bir şeyi herkese duyurmak, ortaya çıkarmak. Yıllardır içinde sakladığı sırrı mahkemede açığa vurdu.
Saklamakla görevli bulunduğu para, eşya veya başka bir şeyin sayım sonucu eksik olduğu anlaşılmak. Kasiyerin salı günü akşamı on bin lira açığı çıktı.
Herhangi bir işteki eksiği, hileyi veya zararı ortaya çıkarmak. Hemen her yazısında bir açığını bulmak mümkün.
Başarı, şeref, övünç ve dürüstlükle. Hemen her işten açık alınla çıkar onlar.
Bir kimseye sınırsız, istediği gibi davranma yetkisi tanımak.
Olayları, gelişmeleri, yenilikleri iyi anlayıp gereği gibi karşılayan; düşündüğünü olduğu gibi söyleyebilen kimse. Bu toplumun açık fikirli insanlara duyduğu ihtiyaç, bugün daha fazladır.
Samimî, içi temiz, içi dışı bir olan kimse. Komşumuz kadar açık kalpli bir adam görmedim.
Gerektiğinde bir konuya yeniden dönebilme imkânı bırakmak, kesip atmamak, ileriyi düşünerek ılımlı davranmak. Bu kadar kesin konuşmayalım, açık kapı bırakalım da iyi düşünebilme fırsatları olsun.
Gerçeği sakınmadan, çekinmeden söylemek. Daima açık konuşan insanları severim.
Göreneğe, terbiyeye aykırı derecede açık (söz, davranış, elbise). Açık saçık fıkralar anlatmaya utanmıyor musunuz?
Çok açık, çok belirgin, ayrıntılarına kadar görülebilen. Daha açık seçik konuş da anlayalım ne demek istediğini.
1. Geliri, giderini karşılamamak. Maaşımız yetmeyecek bu ay, galiba açıkvereceğiz. 2. Ortaya çıkmaması gereken şeyi farkında olmadan belli etmek. Dikkat et de düşmanlarına açık verme.
1. İş ve görev bulamamak. 2. Yersiz yurtsuz kalmak. 3. kimilerinin elde ettikleri bir yarardan mahrum olmak. Çoluk çocuk açıkta kaldılar fabrika kapanınca.
Ortaya hiçbir emek ve sermaye koymadan gelir elde etmek, para kazanmak. Günümüz insanı açıktan kazanmayı bir kural hâline getirdi.
Bir şeyin verdiği acı, üzüntü benliğinde derin iz bırakmak. Elindeki tek evi de yanıp kül olunca acısı yüreğine işledi.
Yapılan yanlış bir işin doğurduğu sıkıntı ve üzüntüyü yaşamak. Kestiğim o ağacın hâlâ acısını çekiyorum.
1. Acılığını yok etmek. Yağda kavurarak acısını aldı. 2. Önceden uğradığı maddî ve manevî zararı sonradan gidermek. 3. Öç almak. Bir gün bana yaptıklarının acısını senden çıkaracağım.
1. Çok fazla yoksulluk içinde bulunmak. Dün açlıktan nefesimkokuyordu ama bugün çok şükür karnım tok. 2. Uzun zaman bir şey yemediği anlaşılmak.
İçinden çıkılması oldukça güç bir durumda kalmak. Beni bu açmazdan ancak çocuklarım kurtarır.
Tecrübesi sayesinde insanların iyisini kötüsünü çabuk anlayacak duruma gelmiş kimse. Sen üzülme, baban insan sarrafıdır, onun ne mal olduğunu kolayca anlar.
1. Eğitmek, yetiştirmek, belli bir seviyeye getirmek. Sen uğraş, didin, adam et, o da sırt çevirsin sana. 2. Tamir edip kullanılır hâle getirmek, bir yeri düzene sokmak. Bu arabayı eninde sonunda adam edeceğim.
İyi bir ailenin iyi yetiştirilmiş; özü, sözü doğru çocuğu. Bu iyiliği ancak bir adam evladı yapabilirdi.
Topluluğa karışmak, eşe dosta gitmek, değerli insanların bulunduğu yerlerde olmak ve onlarla görüşmek. Adam içine çıkmayalı uzun zaman oldu.
1. Yetişip büyümek, gelişmek, iş güç sahibi olmak. Umarım o da bir gün adamolur. 2. Onarılıp işe yarar hâle gelmek.
Bir işin önemli olmadığını, aldırılmaması gerektiğini anlatmak için söylenir. Adam sen de, o katılmazsa katılmasın, biz birlikte oynarız.
Toplumda kendisine daha önce değer verilmezken, artık kendisine önem ve değer verilir olmak. Biliyorum, seni de adam sırasına geçiren paran oldu.
Hoşa giden bir duruma gelmek, düzelmek. Kapılar, pencereler boyanınca ev adama döndü.
Değeri olmadığı hâlde bir kimseye kıymet vermek, saygı duymak. Seni adamdan saydım diye mi naz yapıyorsun?
Adı anılmaz olmak, unutulmak, sözü edilmez olmak. Hatırlatmayın, adı batsın o adamın!
Kötü bir şöhret kazanmak. Bir kere adı çıkmış, ne yapsa fayda etmiyor, kimse dinlemiyor onu.
Bir kimse veya şey ortadan kalktıktan, öldükten sonra adı dillerde dolaşır olmak. Birkaç yıl sonra İstanbul`da doğal güzelliklerin sadece adı kalacak.
İyi karşılanmayan bir olayla ilgisinin bulunduğu, o olaya karıştığı söylenmek. Soygun işine Ali`nin de adının karıştığı söyleniyor. Doğru mu?
Kesinlikle gitmemek, uğramamak, aramamak. Bir daha o eve adım atmamaya yeminliyim.
Bir şeyden, bir kimseden hiç söz etmemek; unutmuş görünmek. Evi terk eden oğlunun adını anmamakta sonuna kadar kararlı.
1. İsim vermek. Yeni doğan çocuğun adını Ali koydular. 2. Bir şeyin karşılığını veya fiyatını kararlaştırmak. Önce adını koyalım da ona göre hareket edelim.
1. Birinin adını bildirmek. 2. Biri tarafından salık verildiğini gönderildiği kimseye söylemek. Benim adımı ver ki işlerin çabuk görülsün.
1. Kilise birliğinden çıkarmak. 2. Birini yakını olmaktan çıkarmak, ilgiyi kesip uzaklaştırmak, ilişkileri tamamen koparmak. Bütün köylü onu aforoz etmekte kararlı.
Pek yavaş olarak, düzgün olmayarak. Her zaman işleri ağır aksak yapıyorsunuz.
Ciddî, olgun, hareketlerinde ölçülü, işlerini düşüne taşına yapan kimse. Ağır başlı olmak insana üstün meziyetler kazandırır.
1. Ağırlığı fazla gelmek. 2. Bir işte etkili olmak, gücü üstün gelmek, istediğini yaptırmak. Politik gücü ağır basınca ihaleyi kazandı.
1. Oldukça yavaş iş yapan, çabuk yapmayan. 2. Vurduğu zaman çok acıtıp can yakan. Adamın eli amma da ağırmış, ense köküm hâlâ ağrıyor.
1. Ağrına gitmek, onuruna dokunmak. Haketmediğim şu sözler öylesine ağırgeldi ki bana. 2. yapılması güç gelmek. Bu yaştan sonra inşaat işlerinde çalışmak artık ağır geliyor benim gibi ihtiyara.
Sonu ölümle neticelenebilecek gibi olan tehlikeli hastalık. Ağır hastalık geçirdiği için bir türlü kendini toplayamadı ve zayıf kaldı.
Kişinin gönlünü inciten, gücüne giden, onuruna dokunan, dayanılması güç söz. Söylediğin ağır sözler çocukları çok incitti.
Bir işi yapmakta acele etmemek, yavaş davranmak, isteksiz görünmek. Hiç sebep yokken işi ağırdan almanı bir türlü anlamıyorum.
Daha önce bir konuda anlaşarak aynı şeyi yapmak ya da söylemek. Ağız birliği etmeli, hep birlikte savunmalıyız kendimizi.
Öğrenilmek istenilen şeyi söyletecek yolda dil kullanmak. Ağzını ara bakalım o konuda bir şey biliyor mu?
Daha önce söylediğinin tersini söylemeye başlamak. Babasını görünce korkusundan ağız değiştirdi.
Yalvarmak, hiç de lâyık olmayan birine yüz suyu dökmek. Ölürüm de ağız eğmem o adama!
Birbirini tutmayan, gereksiz, konu dışı sözler. Asıl meseleyi ağız kalabalığı ile ört bas edip kaçamazsın!
Birini gereksiz sözler söyleyip çok konuşmak yolu ile şaşırtmak, dikkatini dağıtıp aldatmak. Ağız kalabalığına getirip yok pahasına aldı malları.
Karşısındakini ikna etmek için diller döken, çok konuşan, gerekli gereksiz söz söyleyen kimse. İğreniyorum şunun gibi ağız kavafı heriflerden.
Birini aldatma, yanıltma, oyalama amacıyla duygularını, düşüncelerini olduğundan başka türlü gösterecek biçimde konuşmak. Ne ağız yapıp duruyorsun, gerçeği söylesene!
1. Söz söyleyemeyecek kadar hasta olmak. 2. Herhangi bir sebeple hiç konuşmamak, susmak. Kurşuna dizilmeyi göze aldılar ama ağız, dil vermediler.
Bir düşünceyi, bir sözü tekrar edip durmak. Dolap da dolap! Artık ağzında sakız gibi çiğneyip durma şu sözü!
Bir kişinin bildiği şeyleri ustalıklı konuşmalarda ona sezdirmeden öğrenmek. Boşuna uğraşma, ağzından laf çekemezsin onun.
Çok şaşırmak, şaşakalmak. Onca seneden sonra sevdiği arkadaşını birden karşısından görünce ağzı açık kaldı.
Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran. Haydi yürü, ağzı açık ayran delisi gibi ne bakıp duruyorsun vitrine.
Çok ve manasız, saçma sapan, tutarsız sözler söyleyen. Ağzı kalabalık insanlara tahammül etmek çok güç bir iş.
Çok sevinmek, sevindiği her hâlinden belli olmak. Takdirname eline verilince sevincinden ağzı kulaklarına vardı.
Güzel, inandırıcı söz söyleme yeteneği olmak. Politikacı mı olacaksın, ağzın laf da yapmalı.
İmrenmek. Karpuzları ağzını şapırdatarak yemeye başlayınca benim de ağzım sulandı.
Çok genç, toy ve tecrübesiz olmak. Şu ağzı süt kokan mı yarışacak benimle.
1. Oldukça sessiz, sakin, kendi hâlinde. 2. Konuşmayıp susan, derdini anlatmayan. Telâşlanma sakın, ağzı var dili yok o çocuğun, seni hiç üzmez.
1. Ne diyeceğini beklemek. 2. Onun sözüne göre hareket etmek. İyi, yemek için de onun ağzına bak bari!
Etkili, güzel konuşarak kendini zevk ile dinletmek, dinleyenleri kendisine hayran etmek. O, ağzına baktırmasını bilen ender hatiplerdendi.
Amacına ulaşmak için birini tatlı sözlerle bir süre oyalamak, kandırmak; umut verip ikna ederek işini yaptırmak. Öyle bir insan ki ağzına bir parmak bal çal, sonra her istediğini yaptır.
Dinlenirken konuşana doğru oldukça fazla yaklaşmak. Çocuklar, masal anlatan dedenin, neredeyse ağzına gireceklerdi.
Bir yiyeceğin tadı anlatılırken kullanılır, çok lezzetli yiyecek anlamında. Haydi durma, uzan, tam ağzına lâyık bir tatlı!
Sır saklamayı becerememek, sırrı hemen açığa vurmak. Ağzında bakla ıslanmayan bu adama nasıl oluyor da açılıyorsun?
Açık olarak söylememek, belirli konuşmamak. Lütfen lafı ağzında geveleme de ne söyleyeceksen söyle, çok işim var.
Çok tatlı, hoşa gider biçimde konuşmak. Konuş, konuş hele; ağzından bal akıyor.
Sözlerini tartmadan, düşünmeden, öfke içinde, nere varacağını hesaplamadan konuşmak. İyice çıldırmış olmalısın. Çünkü ağzından çıkanı kulağın duymuyor.
Bir kimseden veya bir şeyden her zaman söz etmek. Ölünceye kadar torunu Esma`nın adını ağzından düşürmedi.
Çeşitli yollara başvurarak birini bir şeye razı etmek; veya kandırmak. Ağzından girip burnundan çıktı ve ondan para koparmayı başardı.
Söylemek istemediği bir şeyi, boş bulunup söyleyivermek. Dikkatli ol, lafı ağzından kaçırıp da gideceğimiz yeri söyleme.
Bir kimseyi değişik yollarla ve ustalıkla konuşturup birtakım gizli şeyleri öğrenmek. Boşuna uğraşma, ağzımdan laf alamazsın.
Olumsuz, kötü şeylerden bahsedenlere karşı ağzını hayra aç anlamında söylenir. Bugün kötü şeyler mi bekliyorsun? Ağzından yel alsın, o ne biçim beklenti?
Kızgınlık ile sonunu düşünmeden ağzına gelen kötü sözleri söylemek, karşısındakine hakaret etmek. Eve geç gelen kızına ağzını açıp gözünü yumdu.
Karşısındakini kurnazca konuşturarak ağzından söz almak, istediğini öğrenmek. Şunun ağzını ara da bahçeyi satıp satmayacağını öğren.
Kırgınlıktan, üzüntüden ya da herhangi bir sebepten ötürü söz söyleyecek durumda olmamak. Boşuna uğraşma, evin yanışına öyle üzülmüş ki ağzını bıçak açmıyor.
Umduğunu elde edememek, fırsatı kaçırdıktan sonra boş yere beklemek. Evi o zaman alacaktın, artık geçti, bundan sonra ağzını havaya aç.
1. Susmak. 2. Çıkarının elden gideceğini düşünerek birinin konuşmasını önlemek. Ağzını kapatamazsak konuşup bizi elâleme rezil edecek.
Sevindirici bir söz söyleyene ne güzel, hoş söyledin anlamında kullanılır.
Konuşan bir kimseyi seve seve ve dikkatlice dinlemek. Konuşması onları öyle sarmıştı ki ağzının içine bakıyorlardı.
Bir kimsenin dayanılmaz, çekilmez tutum ve davranışlarına katlanmak. Yeter artık, daha fazla senin ağız kokunu çekemem.
Sert söz ve davranışlarla karşılık vererek bir kimseyi yaptığına pişman etmek. Demek öyle, ben de senin ağzının payını vermezsem bana da Hasan demesinler!
Çok beğenip isteyecek duruma gelmek, imrenmek. Vitrindeki kızarmış tavuğu görünce ağzımın suyu aktı.
Rahatı kaçmak, huzurunu kaybetmek, bir kimsenin kurulu dirliği, düzenliği bozulmak. Şu vızır vızır işleyen yol burdan geçince ağzımızın tadı kaçtı.
1. Güzel yemeklerden anlamak. 2. Bir şeyin güzelini, iyisini bilmek, anlamak. Şunlardaki güzelliğe bak, ağzının tadını da biliyorsun hani.
Ne kadar çaba gösterse, ne yapsa da anlamında kullanılır. Ağzıyla kuş da tutsa, artık bu eve adım atamaz.
Birinin bedduasını üstüne çekmek. Zalimliğine devam edersen daha çok kişinin ahını alacaksın.
Eziyete uğrayan bir kimsenin yaptığı bedduanın etkisini göstermesi.
Zulüm görenin bedduasının yerini bulup gerçekleşmesi. Ahım bir tutarsa dünyanın kaç bucak olduğunu görecek o.
Yaptığı ilenme (beddua) er geç etkisini göstermek. Şunu iyi bil ki ey zalim, ahım yerde kalmayacak; yüz üstü sürüneceksin.
Kendi düşüncelerine dayanarak birtakım yargılara varmak. Devletler ancak kuvvetli ordu ile ayakta dururlar diye ahkâm çıkardı.
İnce ince yağan yağmur, çisenti. Böyle yürümeye devam edersek bu ahmak ıslatan iliklerimize işleyecek.
Dünya ve ahiret işlerinde birbirlerinden ayrılmayan kimseler; kan bağı olmaksızın manevî olarak kurulan kardeşlik.
Haksızlığa uğrayışını bu dünyada önleyip hakkını alamayanın, öte dünyada (ahrette) kendisine sorumlu olan kimseden davacı olması. Hakkımı vermedin ama ahrette on parmağım yakanda olacaktır.
1. Tertemiz. 2. Saçı sakalı ağarmış. 3. Alımlı ve beyaz tenli. Ne kadar da ak pak bir çocuk.
Artık itiraz edilebilecek, karşı durulacak bir nokta kalmamak. Siz Mehmet Ağa`ya gidin, o devreye girdi mi akan sular durur, kolay anlaşırsınız.
Hatırlanıp yapılması gereken şeylerin yazıldığı küçük defter, muhtıra defteri, ajanda.
Herhangi bir önlem ve çareyi zamanında düşünmek, vaktinde hatırlamak. Sular kesilecekti ama kovaları doldurmayı akıl edemedim.
1. Birine yol gösteren, akıl öğreten kimse. 2. Herkese akıl öğretmeye meraklı kimse. Lütfen akıl hocalığı yapmaya kalkma, biz işimizi senden iyi biliriz.
Akıllı, dengeli ve ölçülü bir kişinin yapacağı iş olmamak. Akıl kârımı şimdi senin yaptığın bu iş?
Çok zeki, akıllı kimse; bilgiç. Akıl kutusu mübarek, her meseleyi çözüyor.
Herhangi bir konuda yol gösterip tavsiyede bulunmak, bilgi vermek. Sana akıl verecek bir adam da mı bulamadın?
Bir işin gizli yönlerini, niteliğini, asıl sebebini anlayamamak. Senin bu işi nasıl berbat ettiğine hâlâ akıl sır erdiremedim.
Çok şaşılacak bir şey olmak. Bir görmeliydin o olayı, akıllara durgunluk verecek bir olaydı.
Dengeli, yaramazlık etmeyen, ölçüsüz ve taşkın davranışlarda bulunmayan. Senin çocuk pek akıllı uslu görünüyor.
Olmayacak, gerçekleşmeyecek bir iş uğrunda boşuna çaba sarf etmek. Desene boşuna kürek çekmişiz, olmayacak bu iş.
Bir işi başarmak uğrunda çok yorulmak, sonuca kadar çok zahmet çekmek. Seni buluncaya kadar akla karayı seçtim.
1. Akla uygun gelmemek, inanılacak gibi olmamak. 2. Anlamamak. Şu işleri bir türlü aklım almıyor.
1. Zarar gördüğü işlerden uslanıp akıllıca davranmak. 2. Baygınlıktan ayılmak, kendine gelmek. Çabuk koşun, nihayet kendine geliyor!
1. İyi düşünebilir durumda olmamak. 2. Bayılmak, kendisinden geçmek. Artık aklı başında olmamak onun işine geliyor sanki, böylece sorumluluktan kurtulacak, rahat edecek.
1. Çok korkudan veya çok sevinçten ne yapacağını şaşırmak. 2. Kafası çok yorulmuş olduğundan iyi düşünememek. Annemi öyle evin ortasında baygın görünce aklım başımdan gitti.
Titizlikle üzerinde durmak, çok korku geçirmek, çok korkmak. Elbisem yırtılacak diye aklı çıkıyor.
Şaşırmak, düşünemez bir hâle gelmek. Resmi öyle güzel yapmış ki görsen aklın durur.
Ne yapacağını bilememek, bocalamak, şaşırmak. Dur hele, bir düşüneyim, söylediklerin aklımı karıştırdı.
Bir şeyin olabileceğine, bir şeyi yapabileceğine inanmak. Seninle bu işi başarabileceğime pek de aklım kesmiyor.
Bir şeyi devamlı olarak düşünmek, bir fikre sürekli olarak zihninde yer vermek ve zihni onunla meşgul etmek. Onu niçin kırdım, aklıma takıldı düşünüp duruyorum.
1. Hatırlamak. 2. Kafasında bir düşünce doğmak. Aklına düşen her şeyi yapmak zorunda mısın?
Daha önce düşünmemiş olduğu şeyi birden yapmaya karar vermek. Birden aklına esti, kalkıp sahile indi.
Olmasından korktuğu şeyin zarar verici etkisine uğramak. Aklıma gelen başıma geldi, evi su bastı.
1. Hatırlamak. 2. Bir şeyi yapmayı düşünmek, tasarlamak. Aklıma geldi, kalkıp babama gittim.
1. Bir şeyi yapmaya kesin olarak karar vermek. Bu sene takıntısız sınıfımı geçmeyi aklıma koydum. 2. Bir fikri başkasına aşılamak.
Uygun bulduğu bir düşünce kafasına yerleşmek. Onun sana söyledikleri aklına yer eder inşallah.
Tutarsız, dengesiz, ölçüsüz, delice davranışlarda bulunmak. Bırak o bıçağı, aklından zorun mu var senin?
1. Sapıtmak, delirmek. 2. Yalnızca ilgilendiği, üzerine düştüğü şeyle uğraşıp durmak, başka hiçbir mesele düşünmemek. Bizim çocuk sinema ile aklını bozdu.
Çekiciliği, güzelliği ile büyülemek, etkisi altına almak. Kızın bir bakışı, aklını başından almaya yetti.
Mantıksız, ölçüsüz davranışlarda bulunmaktan kendini kurtararak akıllıca bir yola girmek. Aklını başına al, yoksa bu içki seni götürecek.
Çok şaşırtmak, düşünemeyecek duruma getirmek. Gördüğü ev aklını başından aldı.
1. Kararından, niyetinden vazgeçirip başka bir yola sokmak. 2. Baştan çıkarmak, ayartmak. Aklını çelip onu evlenmeye razı et.
Akılsızca, şaşkınca, delice işler yapmak. Misafirliğe böyle gidilir mi? Sen aklını peynir ekmekle mi yedin?
Neredeyse, pek yakında, kısa bir süre içinde. Konuklar akşama sabaha burada olurlar, sakın bir yere kaybolma!
Kazandığını günü gününe harcayan, har vurup harman savuran, savruk kimselerin durumunu anlatmak için kullanılır.
Gecenin olmasını sabırsızlıkla beklemek. Ne güzel bir ziyaret olacak. Akşamı iple çekiyorum.
Birini bulunduğu yerden, mevkiden indirmek. Ya, gördün mü, demek ki el oğlu adamı al aşağı ediyormuş bir çırpıda!
Hepsi aynı, bir ayarda, hiçbiri işe yaramaz. Onlardan söz etme bana. Al birini vur birine.
1. Karşılıklı sevgi gösterisi. 2. Çokluk uygun olmayan işlerde birbirinin çıkarını kollamak.
1. Bir mesele üzerinde uzun çekişmelerden sonra. 2. Senli benli, samimî dostluğu sürdürerek. Al takke ver külâh yıllarca yaptık bu işi.
Günün birinde ondan öcümü alırım anlamında göz korkutmak için söylenir.
Alırken bütün gücünü kullanan ve kolaylık gösteren, kimsede parasını bırakmayan; verirken ise bin bir güçlük çıkaran, vereceğini geciktirmek için elinden geleni yapan kimse için kullanılır.
Gurur ve kibre kapılmayıp kendini olduğundan daha aşağı düzeyde sayma, başkalarından yüksek görmeme durumu. İnsanı insan yapan vasıflardan biri de alçak gönüllü olmaktır.
Kurnazca, haince aklı durduracak iş yapmak anlamında kullanılır. Bana bir Ali Cengiz oyunu oynadılar ki sormayın gitsin.
Çok zorba, kaba kuvvetle hâkimiyet kuran. Mehmet, sınıfın Ali kıran baş kesini olmuştu.
Kendi sermayesi olmadığı hâlde, birinden aldığını ötekine, ötekinden aldığını bir başkasına vererek işini yürütmek.
Telâş veya yorgunluktan yüzü kıpkırmızı kesilmiş (olarak). Uçağı kalkmak üzere olan babama alı al, moru mor bir şekilde yetişebildim.
Çok dikkatli bakmak, inceden inceye gözden geçirmek. Mobilyaya ilk defa alıcı gözüyle baktı.
Zahmetli iş görüp çok emek vermek. Alın teri dökmeyenler, emeğin ne olduğunu bilemezler.
Az zamanda çok para kazanan ve işinde çok çabuk ilerleyenler için söylenir. Cenab-ı Hak bir kimseyi zengin etmek isterse ona, `yürü ya kulum` demesi yeter.
Hile, kötü bilmeyen; hak yol üzerinde olan, Allah`a ibadette kus dini bütün kimse. Allah adamı olmalısın dünya da, hem de ahrette iyilik görebilesin.
Daha çok şaşkınlık ve hayret hâllerini anlatır. Allah Allah! Nasıl oldu bu iş, aklım almıyor?
Yakınılacak bir durumda, bir şeyin hiç bulunmaması hâlindeki sıkıntı anında Allah daha kötüsünü göstermesin anlamında kullanılır.
Yemin vermek veya yalvarmak için Allah`ını seversen anlamında şaşma, usanç bildirir. Allah aşkına şu işi bir daha yapma!
1. Belli değil, Cenab-ı Hak`tan başka kimse bilmez. Allah bilir bu sırrın iç yüzünü. 2. Bana öyle geliyor ki. Allah bilir esrar da alıyordur bu çocuk.
1. Dilenciyi savmak için bekleme, sadaka vermeyeceğim anlamında söylenir. 2. İyi şey elde edenlere memnunluk bildirmek için, kimi zaman da takılma ve şaka için söylenir. Allah versin, işlerin gayet iyi görünüyor.
Kıyasıya dövmek, çok hırpalamak. Adamlar yabancıya bir giriştiler ki Allah yarattı demediler.
Herhangi bir şeyi Yüce Allah`ın korumasına ve esirgemesine terk etmek. Seni Allah`a emanet ederek gidiyorum oğlum.
Varlığı üzüntü veren, varlığından huzursuz olunan şey. Allah`ın belâsı adam yine çıktı ortaya.
Kurulu düzeni bozmak, karmakarışık bir duruma getirmek. Çocuklar evi allak bullak edip gitmişler.
Kötü görünüşü kapatmak için bir şeyi süslemek, donatmak. Hurda arabaları allayıp pullayıp pazara çıkarmışlar.
İstediğini elde etmek için her türlü kurnazlığa başvurmak. Namussuzlar allem edip kallem edip yaşlı adamın evini elinden aldılar.
Herhangi bir ayıbı, çekinecek bir durumu olmamak, iffetli ve şerefli olmak. İşte alnı açık yüzü ak meydandayım; çıksınlar karşıma.
1. Bir işin çok güç olduğunu, yapılamayacak kadar zor olduğunu anlatır. 2. Küçümseyerek meydan okumak, tehdit etmek. Beni polise bildirenin alnını karışlarım.
Küçümsenecek, ayıplanacak bir duruma düşmeden; tertemiz, şerefiyle, başarılı olarak. Allah`ın izniyle bu işten alnımın akıyla çıkacağım.
Utanma, sıkılma duygularını yitirmiş bulunmak. Adama bak nerede soyunuyor, alnının ar damarı çatlamış anlaşılan.
Başarmak için çok sıkıntı çekmek, çok çaba sarf edip emek vermek. O yolu açıncaya kadar benim alnımın damarı çatladı, sen ne halt etmeye bozuyorsun?
Kötü talih, baht. Ne yapayım, alnımın kara yazısı böyle imiş.
Sonuç alınmayacak iş, umutsuz durum. Çobanlık mı, dağ tepe dolaş dur, alt yanı çıkmaz sokak vesselâm.
İçi dışı bir olmayan; dışı süslü, içi berbat. Altı alay üstü kalay bir dolaba benziyor bu.
Daha çok giyim için altı, üstüne; bir parçası öbür parçasına uymaz. anlamında kullanılır. Çabuk çıkar şu üzerindeki altı kaval üstü şeşhane elbiseyi, yoksa rezil olacaksın el âleme.
Çok zengin, parası çok olan kimse. Adam altın babası, her istediğini kolayca yaptırıyor.
Para getiren, hayat boyunca geçimi sağlamaya yarayan sanat ve meslek. Şimdiden bir altın bilezik sahibi ol ki yarın rahat edesin.
Çok fazla miktarda para kazanır olmak. Adamların açtığı büfe altın kesiyor sanki.
1. Bir şeyi karşılıksız bırakmamak. Onun bana yaptığı iyiliğin altında kalır mıyım?2. Bir şeyin üstesinden gelmek. Bana verdiği işin altında kalmayacağım.
Girişilen bir işte başa dert olacak bir durumla, umulmayan bir tehlike ile karşılaşmak. Bana öyle geliyor ki bu işin altından Çapanoğlu çıkacak.
Bir serveti, bir parayı, bir kaynağı gereksiz yere, düşüncesizce, sorumsuzca harcayıp kısa zamanda bitirmek. Bir ayda o kadar paranın altından girip üstünden çıktı.
Bir zorluğu yenip işi başarmak. Telâşlanma, işin altından kalkacaktır o.
Bir şeyin (daha çok sözün) önemini belirtmek, üzerine dikkati çekmek, vurgulamak. Altını çize çize söylüyorum. Eninde sonunda sen de geleceksin.
1. Bir şeyi bulmak için aramadık yer bırakmamak. Evin altını üstüne getirdik ama tabancayı bulamadık. 2. Söz ve davranışlarıyla çevreyi birbirine düşürmek, karmakarışık etmek. Adam iki çift laf etti. Topluluğun altını üstüne getirdi.
O an ki durumu temelli olmayan bir çözümle kurtarmak veya bir işi kesin neticeye vardırmış gibi görünmek. İnsanları altmış altıya bağlamakta üstüne yoktur onun.
Herkes başının çaresine baksın, güçsüzleri düşünme, gücü yetmeyene ne olursa olsun anlamında kullanılır.
Sert konuşan birine karşı yumuşak, olumlu, onu haklı görüyormuş gibi tavır almak. Amacına ulaşmak istiyorsan onunla konuşurken alttan al, pes perdeden konuş.
Biraz geriden, pasif hareket edip gizli gizli yenme yollarını kollamak. Vay hınzır vay!. . Alttan güreşip aklın sıra başarı kazanacaksın ha!
Karşı koyan birini boyun eğmek zorunda bırakmak, teslim olmaya zorlamak. Düşmana aman dedirtmek boynumuzun borcu oldu artık.
Önce direnirken zor karşısında boyun eğip canının bağışlanmasını istemek, galip gelenin merhametine sığınmak. Aman dileyene kılıç kalkmaz.
1. Göz açtırmamak, rahat bırakmamak. 2. Düşmanı acımayıp öldürmek, merhamet etmemek. Böyle kahpe insanlara sakın aman vermeyin!
Teslim olmak, önce direnirken zor karşısında boyun eğmek. Nihayet düşman amana geldi.
1. Mahşer günü. 2. Sıkıntılı kalabalık; telâşlı, tehlikeli, kimsenin kimseyi tanımadığı kalabalık. Yangın yeri ana baba gününe dönmüştü.
1. Pek küçük kucak çocuğu. 2. Sıkıntıya, güç işlere alışkın olmayan, nazlı çocuk veya genç. Şu torbayı kaldırışına bak hele, tam bir ana kuzusu.
Bir kimseyi işini yaptırabilmek için pohpohlamak, gereğinden fazla överek istediğini elde etmeye çalışmak.
Çok eziyet çekmek, sıkıntıya katlanmak, bitkin duruma düşmek. Onu buraya getirinceye kadar anam ağladı.
1. Üşengeç, çok tembel. 2. Canından bezmiş. O işi yaptı ama anasından doğduğuna bin pişman.
Çok eziyet ederek canından bezdirmek, bir kimseyi çok üzmek. Karşıma bir çıksın, onu anasından doğduğuna pişman edeceğim.
Bir işi yaparken çok sıkıntı çekmek, eziyete katlanmak. Şu arabanın taksitlerini ödeyinceye kadar anamdan emdiğim süt burnumdan geldi.
Bir kimseye çok eziyet edip sıkıntı çektirmek. Adamın üzerine öyle gittiler ki iki günde anasını ağlattılar.
Önem verme, aldırma, umursama, bunun için kederlenme, üzülme, Sat anasını o işin, yenisine bak!
Hileci, kurnaz, çok açık göz, çıkarcı, hin oğlu hin. Adam anasının gözü, iki dakikada bitiriverdi işi.
Bir şeye değerinden çok para istemek, olmayacak bir istekte bulunmak. Senin istekli olduğunu duydu adam, şimdi gidersen anasının nikâhını isteyecek o eve.
Birbirimizden ayrılmayacağız, işler iyi de gitse, kötü de gitse hep birlikte yapacağız, beraberliği bozmayacağız. Bu toprağı yalnız ben mi atacağım, hayır arkadaşlar; haydi anca beraber, kanca beraber.
Hiçbir şey anlamadım anlamında kullanılır. Senin anlattıklarını anladımsa Arap olayım.
Yemin etmek, bir şeyi yapmaya veya yapmamaya söz vermek. Ant içtik, asla bu ülkeyi düşmana bırakmayacağız.
Telâş ve acele ile, yaka paça, hazırlanmadan, Treni kaçırırım korkusuyla apar topar evden ayrıldım.
Utanç duyulacak şeyleri sıkılmadan yapmak, utanmayı bırakmak, yüzsüz olmak. Ar damarı çatlamış bu adamdan ne umuyorsun anlamadım bir türlü.
İki kişi arasındaki iyi ilişkiyi, dostluğu, arkadaşlığı yıkmak. Kim ki ara bozar, o toplumun yüz karasıdır.
Birbirleriyle anlaşamayan, bir araya gelemeyen kişileri uzlaştırmak, barıştırmak. İki öğrencinin arasını bulmak, tam bir haftamı aldı.
İyi ilişkileri, dostlukları, arkadaşlık bağları kopmak; birbirlerine dargın hâle gelmek. Şu iki çiftin araları nasıl açıldı hâlâ anlayamadım.
İyi anlaşan iki kişinin veya dostun ilişkileri bozulmak, aralarına soğukluk girmek, birbirlerine gücenmek, Niçin konuşmuyorsunuz? Aranızdan kara kedi mi geçti?
Çok iyi, çok yakın dostluk veya arkadaşlık kurmak, ahbap olmak. Şunlara bak, aralarından su sızmıyor.
İşlerin çok karışıp içinden çıkılmaz bir durum alması. Bırak artık sorumsuzluğu, işleri bu tavrınla Arap saçına döndürdün.
1. İki kişinin arasındaki bir işe karışmak. 2. Araları bozuk olan iki kişiyi uzlaştırmaya çalışmak. 3. Yapılmakta olan bir işin yapılmasını geciktirmek. Araya başka işler girince seninkini yapamadım, kusura bakma.
Bir işte sözü geçen bir kimsenin aracılığına başvurmak. Genel müdürü araya koyup senin işe alınmanı sağlayacaklardır.
1. Arası bozuk olan kimse ile barışmak. 2. Arası açık olan iki kişiyi uzlaştırıp, barıştırmak. Hasan aramızı yapmasaydı biz hâlâ diken üstünde oturuyor olacaktık.
Üstü örtülü olarak söylenen bir sözün, anlayışı kuvvetli kimselerce anlaşılabileceğini belirtmek için kullanılır.
Girip çıkanı, gelip gideni çok olmak. Şu seçim dolayısıyla doktorun evi arı kovanı gibi işliyor.
Birine eskiden duyduğu ilgiyi göstermemek, yabancı gibi davranmak. İşlerim bozulunca bana sırt çevirdi.
Birbirini korumak, kollamak, için birleşmek; dayanışmak, yardımcı olmak. Arka arkaya verirsek karşımızda hiçbir güç duramaz.
Birilerine karşı, birini korumak; savunmak, kayırmak. Babası arka çıkmasaydı onu bir güzel dövecekti.
Özellikle bir eğitim kurumundan, bir iş yerinden hiçbir varlık gösteremeden, bir şey öğrenemeden ayrılmak. Övünüp durma, bilgine bakılırsa sen o okulun arka kapısından çıkmışsın.
Bir kimsenin bulunmadığı yerde onun hakkında ileri geri konuşmak, dedikodusunu yapmak, çekiştirmek. Adamın arkasından söylemeye utanmıyor musun?
Kendisine inanan, güvenen bir kimseye gizlice kötülük etmek. Onun beni arkamdan vuracağı hiç aklıma gelmezdi.
1. Soğuktan muhafaza edecek biçimde giyinmiş, iyi giyinmiş olan. 2. Güçlü bir kimseye ya da yere güvenen. Ona göre hava hoş, çünkü karnı tok, sırtı pek nasıl olsa!
1. Sarsılmamak, sağlam ve sağlıklı durumunu sürdürmek. 2. Hiç yenilgi yüzü görmemek. Arkası yere gelmemiş bir adam olarak kalmalı o.
Tükenmek, bitmek, süregelen bir şeyin son bulması. Kiranın da arkası kesilirse ne yaparız biz?
1. Birini gözden ayırmayarak arkasından gitmek. 2. Bir işi sona erdirmek için çok sıkı çalışmak. Arkasına düşmezsen nasıl elde edeceksin o evi?
Bir işi sonuca bağlamak için ilgili yerlere giderek görüşme fırsatı aramak, onların yardımını sağlamak.
Bir kimsenin himayesinden güç almak. Arkasını kaymakama vermiş pervasızca konuşuyor, yolu burdan geçireceğim diyor.
Başladığı işi sürdürüp sona erdirememek, sonuçlandıramamak. Ne tembel adamsın, şu işin arkasını getiremedin hâlâ!
İltifat etmek, okşamak, övmek, birisini bu yolları kullanarak bir işe sevk etmek. Arkasını sıvayarak yaptırıyorum her işi bu çocuğa.
Hiçbir şeyi beğenmemek, her şeyin bir kusurunu bulmak.
Bir işin hiç emek harcamadan olmasını, kendiliğinden hazır olup ayağına gelmesini bekleyenlerin durumunu anlatmak için kullanılır.
Pek az ilerlemek. Onca çabaya rağmen arpa boyu kadar gidebildim ancak.
Derin derin ne yapacağını bilemeden, çaresizlik içinde düşünüp durmak. Öyle arpacı kumrusu gibi ne düşünüp duruyorsun?
Bir yeri sürekli çıkar kaynağı olarak kullanmak, sömürmek. Batılılar ülkemizi arpalık yaptılar âdeta.
Açığa vurulandan ayrı, gizli tutulan, asıl düşünce. Onun bizim hakkımızda art düşüncelere sahip olduğunu biliyorum.
1. Bundan ucuza verilmez. 2. Daha aşağı bir durumu kendine lâyık görmez. Israr etme, bu araba daha aşağı kurtarmaz.
Sakıncalı oluşları eşit olan iki karşıt davranıştan birine karar verememe zorunluluğunu anlatmak için kullanılır.
Yaklaşık olarak, hemen hemen, tam değil de tama yakın. Aşağı yukarı on kilo gelir bu yük.
Sert konuşan kimselere karşı yumuşak bir dil kullanmak. Biraz aşağıdan alırsan onun sana zarar vermesini kolayca önlersin.
Birisiyle yarışmak, özellikle kendisinden üstün birisiyle yarış etmek. Sen benimle aşık atacak biri değilsin.
1. İşkence etmek, zalimce tavırlarda bulunmak. 2. Tehdit etmek, zalimce davranışlarda bulunacakmış gibi konuşmak. Dün haktan ve adaletten söz edenler, bugün iktidar olunca asıp kesmeye başladılar.
Bir engel çıkması dolayısıyla bir işin sonuca varamaması, yapılamayıp öylece kalması. Senin gelmemen yüzünden bütün işler askıda kaldı.
1. Geciktirmek, belirsiz olarak ertelemek, bir işi zamanında yapmayıp savsaklamak. 2. Altı boşalmış yapıyı dikmelerle tutturarak yıkılmaktan kurtarmak. Söyle ona, o adamların tayin işlerini askıya alsın.
Evlenecek kimselerin nikâhtan önceki durumlarını gösterir belgelerin, belirli bir süre için ilgili dairede görünür bir yere asılması, ilân edilmesi.
1. Hak edilenden daha çok alınan pay, en güçlünün aldığı pay. 2. Bir bölüşmede en büyük pay. Aslan payı Ahmet`e düştü.
Yılmaz, hiçbir şeyden korkmayan, yiğit, kahraman, Aslan yürekli Mehmetçik düşmanı çil yavrusu gibi dağıttı.
Yalan, asılsız olmak, gerçek payı bulunmamak. Aslı astarı olmayan işlerin içine sürükleme bizi.
Bir işin ayrıntısına ödenen paranın aslına ödenen paradan fazla olması, gerçek değerinden fazlaya malolması. Elbiseyi diktin ama astarı yüzünden pahalı oldu.
Davranışlarından dolayı kimseye hesap vermeyen, istediği gibi davranan, çok sert kimseler için kullanılır.
1. Ata hüner göstermek. 2. Bildiği ve istediği gibi davranmak. 3. Belli bir alanda üstünlük kurmak. Meydan adamlara kaldı, istedikleri gibi at oynatıyorlar.
Uygunsuz iş yapmak; birbirini tamamlayan, birbirine uyan unsurları ters kullanmak; kişilere işlerine yaramayan şeyi, ilgili olmadıkları görevi vermek. Ata et, ite ot verilen bir ülkede dirlik düzenlik mi olurmuş?
1. Yanmak, tutuşmak. 2. Ateşli silâhın patlaması. 3. Telâşlanmak, öfkelenmek, heyecanlanmak, coşmak. Silâh birden ateş aldı.
Bir iş ya da olay önüne geçilemez, tehlikeli bir durum almak. Ateş bacayı sarmadan çabuk gidelim buradan!
Aşırı ölçüde sıkılmak, heyecanlanmak, utanmak sonucu vücutta sıcaklığın artması, yüzün kızarması. O nadide, paha biçilmez vazoyu kırınca bedenini birden bire ateş bastı.
1. Çok kızgın, öfkeli davranışlar göstermek. 2. Çok çalışkan, hareketli ve becerikli olmak. 3. Ateşli silâhlarla yapılan atışa son vermek. Taraflar ateş kesilmesine razı olmadılar.
Çok pahalı. Yeni daireler ateş pahası, nasıl alacağız?
Çok öfkeli olmak, ağır sözler söylemek. Öğretmen kapıyı kıran öğrencilere ateş püskürdü.
Birini çok tehlikeli bir işe bile bile sokmak. Hiç aldırmadan, biricik kızını o adamla evlendirip ateşe atamazsın değil mi?
1. Ateşli silâhla mermi atmak. 2. Bir şeyi ateşin üzerinde tutarak ısıtmak. Zalim askerler zavallı köylüleri yaylım ateşine tuttular.
1. Bir yeri bilerek yakıp yok etmek. 2. Aşırı ölçüde telâşlandırmak. 3. Bir toplumu, bir ülkeyi kargaşalık içine sürükleyerek yıkıma uğratmak. Dış güçler yerli işbirlikçilerle anlaşarak ülkeyi ateşe verdiler.
Birinin yüzünden büyük haksızlığa uğramak, zarar görmek. Eğer bu malı satamazsam senin ateşine yanmış olacağım.
Çok tehlikeli, zarar verecek bir işin üstüne üstüne gitmek ya da böyle bir işe girişmek. Bırak o silâhı elinden! Ateşle oynadığının farkında mısın sen?
İçinde bulunulan acı, sıkıntılı, dayanılmaz durumu anlatmak için söylenir. İflas etmem, ateşten gömlek giymem demektir.
Fırsat kaçtı, artık yapılacak şey kalmadı anlamında kullanılır. Sen daha dur, atı alan Üsküdar`ı çoktan geçti.
Her bakımdan güçlü, dilediğini yapabilir. Zalimlere karşı durmak mı istiyorsun? Atın eşkin, kılıcın keskin olmalı!
İmkânın varsa kendini kurtarmaya bak.
1. Kendi gücünü aşacağı işler yapacağını söylemek, abartılı konuşmak. 2. Birisinin arkasından ileri geri konuşmak, kötü sözler etmek. Yüzüne karşı söyle, arkasından atıp tutma adamın.
İşe yaramadığı, sıkıntı verdiği hâlde vazgeçilemeyen şeyler ve kimseler için kullanılır. Ne yapayım, kardeş işte! Atsan atılmaz, satsan satılmaz!
Bulunduğu dereceden, mevkiden, önemli görevden daha aşağı bir yere inmek veya alınmak. Aklını başına toplamazsan adamı işte böyle attan indirip eşeğe bindirirler.
Olanca gücüyle bağırmak; sesi yettiği kadar, var gücüyle bağırmak. Tamam duyuyorum, öyle avaz avaz bağırma!
Yardım istemek, dilenmek, para istemek ya da ister duruma düşmek. Yarın avuç açmamak için bugünden çalışmalısın.
Umduğunu ele geçirememek, beklediğini elde edememek. Avucunu yalamak istemiyorsan harekete geç, sen de çalış.
Birini her dediğini yapar duruma getirmek, baskı ve etkisi altına almak. Kaymakam bütün kasabalıyı avucunun içine aldı.
1. Bir şeyin değerini kaybetmesi. 2. Yalvarır duruma gelmek. 3. İşe ilgisiz ve yetkisiz kimseler karışır olmak. Sevinmeyin boşuna, bu işi ayağa düşürmeyeceğim hiçbir zaman.
1. Hasta iyi olmak. 2. Saygı göstermek için oturma durumundan ayak üzeri duruma geçmek. 3. Telâşlanmak, heyecanlanmak. 4. Dikilmek, ayakları üzerinde durmak. Dedem nihayet ayağa kalktı.
Yürürken herhangi bir sebepten ötürü ayakları birbirine takılmak, sendelemek. Korkusundan zavallının ayakları birbirine dolaştı.
Neden sonra aklı başına gelmek, bir şeyin aslını anlamak, beklenen biçimde olmadığını kavramak. Toy olduğu için doğruyu göremiyor, onun da ayağı suya erecek bir gün.
Bir yere uğramak, o yer yolu üzerinde bulunmak, yolu düşmek. Bu rezillikten sonra onun ayağının buralara düşeceğini sanmam artık.
İşleri iyi gitmek, zorlukları yenerek rahata kavuşmak. Şu borcu da ödedik mi ayağımız düze basacak inşallah.
1. Kendi isteği ile gelmek. 2. Çok fazla emek sarf edilmeden elde edilmek. Adam ayağı ile geldi dayak yemeye.
Bir yerde ayakta beklemekten veya uzun süre dolaşmaktan çok yorulmak. Seni aramaktan ayaklarıma kara sular indi, nerelerdeydin Allah aşkına!
Bir işini yapmasına, bulunduğu yerden ayrılmasına engel olmak. Bu çocuk ayağıma bağ oldu, onu bırakıp da bir yere gidemiyorum.
1. Birisinin yaptığı işe engel olmak. 2. Başkasına yaptığı kötülük kendi başına gelmek. Şu köpeği birisi çıkarsın atölyeden, insanın ayaklarına dolanıyor.
Büyüklük taslamadan alçak gönüllülük edip birinin yanına varmak. O baban senin, ayağına gitmelisin.
Kendini küçük düşürerek yalvarıp yakarmak. İnsan ne birisinin ayağına kapanmalı, ne de birisini ayağına kapandırmalı.
Daha önce gittiği yere artık uğramaz olmak, ilişkiyi ve ilgiyi kesmek. Artık onlardan elimi ayağımı çektim.
Birilerinin kendisine karşı yapacakları muhtemel kötülüklere karşı uyanık davranmak, tedbirli olmak. Eğer ayağını denk almazsan o adamlar başına bir iş açacaklar senin.
Bir yolunu bularak birini bulunduğu işten, mevkiden uzaklaştırmak. Adamcağızın hiç suçu yokken ayağını kaydırdılar, şimdi aç susuz dolaşıyor.
1. Bir yere gitmez, uğramaz olmak. 2. Birini bir yere artık uğramaz duruma getirmek. Öyle korkutun ki o adamın ayağı kesilsin bu meyhaneden?
1. Verilen bir görevi ağırdan yapmak. 2. Bir yerden ayrılmak üzere bulunmak. 3. Ölmek üzere olmak. 4. Halk inanışına göre birinin gelmesi, ardından başkalarının da gelmesine yol açmak. Ayağını mı sürüdün, ne çok gelen oldu?
Gelirini giderine uydurmak, harcamalarda geliri aşmamak. Ayağını yorganına göre uzatmazsan ileride aç kalırsın.
1. Acımasızca, tekmelerle kıyasıya dövmek. 2. Bir şeyi küçük görerek ondan faydalanma yoluna gitmemek, o şeyi tepmek. Önüne serilen bütün nimetleri ayağının altına aldı hiç tınmadan.
Henüz dinlenmeden, yoldan gelir gelmez. Adamı ayağının tozuyla kodese tıktılar.
1. Hor görülüp aşağılanmak, değer verilmemek. 2. İnsanların sık gelip geçtiği yerde, kalabalık içinde kalmak. Seyyar satıcıların pek çoğu ayak altında kalınacak bir yeri seçerler.
Bir yere hiç gitmemek. O kente ayak atmadım henüz.
Bir şeyde ısrar etmek, karşı koymak, kendi kararından vazgeçmemek. Ayak diremeseydi çoktan evini yıkmış olacaklardı.
İşe yaramaz, bilgisiz, görgüsüz, kaba, serseri, değersiz kimselerin bütünü. Mahallemizde ayak takımı gittikçe çoğalıyor.
1. Kısa süre içinde, acele olarak. 2. Ayakta durarak, ayakta dikilerek. Gel de şu büfede ayak üstü atıştıralım biraz.
1. Adımlarını başkasınınkine uydurmak. 2. Kendi gidiş ve davranışını başkasınınkine benzetmek. Bu bozuk topluma ayak uydurmak zorunda değiliz.
Önem verilmesi gereken şeyleri hiçe saymak, çiğnemek. Babasının onun için verdiği emekleri ayaklar altına alarak o serseriliği seçti.
Bir yere istemeye istemeye, gönülsüz gitmek. Hoşlanmadığım bu insanların yanına yaklaştıkça ayaklarım geri geri gitmeye başladı.
Çok şey okumuş, her sorulana cevap veren, çok şey bilen, okudukları aklında kalmış kimse. Adam ayaklı kütüphaneydi sanki!
1. Bir zorluk karşısında yıkılmamak, çökmemek. 2. Oturacak yer bulamamak. Gemi öyle kalabalıktı ki hepimiz ayakta kaldık.
Kendisi başkasının yardımı ile geçinirken, gösteriş için elindekini başkalarına yardım amacıyla dağıtmak.
Bir işin oldukça karışık, dolaşık, içinden çıkılması güç olduğunu anlatmak için kullanılır. Durup dururken adama olmadık sözler söylemiş, şimdi ayıkla pirincin taşını!
1. Sinir krizi geçirmek, bunalıma düşmek. 2. Birini kendinden geçercesine sevmek, beğenmek. Her kan görüşünde ayılıp bayılıyor.
Öfkelenmek, kızıp bağırmak; coşmak. O konuştukça adamın elleri titriyor, ayranı kabardıkça kabarıyordu.
Ha öyle ha böyle, ikisi de bir; hangi yolu seçersek seçelim aynı sonuca varır anlamında kullanılır.
1. Pek yükselmek (ses için). 2. Herkesçe duyulmak, yayılmak (dedikodu için). Öyle kızgındı ki sesi ayyuka çıkıyordu.
Eline geçenle yetinmek, tok gözlü olmak.
Şaka ile takılmak, muziplik etmek, şaka ile aldatmak. Osman azizlik etmeye bayılır.
Ağır başlı, iyi yürekli, olgun, hoşgörülü, yaşlıca adam. Ne baba adammış meğer, ailesinden değil, komşularından bile kimseyi ihmal etmedi.
Dededen, babadan kalma ev; toprak, yurt. Borçları yüzünden baba evini satmak zorunda kaldı.
Yaptığın iş, söylediğin söz çok yerinde; Allah senden razı olsun anlamında hoşnutluk, memnunluk bildirmek için kullanılır.
Çok fazla öfkelenmek, kızgınlığı her hâliyle belli olmak. İş meselesini konuşamadım, çünkü babaları üstündeydi odasına girdiğimde.
Hiçbir çıkar gözetmeksizin. Babasının hayrına mı yaptı sanıyorsun senin işini?
1. Bağda son kalan ürünün toplanması. 2. Bu işlerin yapıldığı mevsim (güz), gün. Bağbozumu besmele ile başlarsa bereketli olur.
Çok acı çekmiş; dert, sıkıntı, darlık, kahır görmüş; yaslı. Nice bağrı yanık insanlar yaşamış bu topraklarda.
1. Kucaklamak, kolları ile sararak göğsüne yaslamak. 2. Birini gözetip kayırmak, koruyup yetiştirmek. Amcası, yeğenini bağrına basmakta geçikmedi.
Uğradığı zarara, felakate sesini çıkarmadan katlanmak. Evi yıkılan Hasan bağrına taş basmaktan başka bir yol bulamadı.
İçine işlemek, pek dokunmak, dertli olmasına yol açmak. Yurdundan kovulması, şairin bağrını deldi.
Görüşünde veya iddiasında haklı çıkacak tarafa bir şey verilmesini kabul eden sözlü anlaşma yapmak. Erken kalkmak konusunda onunla bahse girdik.
Mutsuz, dertten kurtulamayan, işleri hep ters giden. Allahım, şu bahtı kara kuluna yardım et de düzlüğe çıksın!
Sabrı tükenip o zamana kadar sakladığı şeyleri söylemek. Yeter artık, çıkar ağzından şu baklayı!
Çıkar sağlanacak yeri veya şeyi bulmak, bu konuda nasıl hareket edileceğini bilmek. Onun bal alacak çiçeği bilmede üstüne yoktur.
Bir yerin çok temiz, pırıl pırıl olduğunu anlatmak için kullanılır. Odayı öyle elden geçirmiş ki bal dök de yala!
1. Çok tatlı. 2. Çok iyi, adamakıllı, pekâlâ. Bal gibi iş, daha ne duruyorsun?
İşsiz güçsüz, serseri, başı boş, ayak takımından. Sokaklar baldırı çıplaklardan geçilmiyor.
Bir iş ya da konu üzerinde kuşku uyandıracak söz söylemek. Lütfen sus, ortaya bir balgam atıp da insanı huzursuz etme.
Ne şişman, ne zayıf; biçimli, kilosu yerinde olan.
Çok sıkışık bir durumda. Otobüs, balık istifi gibi yerleşmiş insanları zor taşıyordu.
Gerçekleşmesi mümkün olmayacak işleri anlatmak için kullanılır. O kız, o çocukla ancak balık kavağa çıkınca evlenir.
İlgililerin ne diyeceklerini anlamak veya insanların telâşlanmalarını sağlamak amacıyla aslı olmayan bir haber yaymak. Askerliğin kısalmasıyla ilgili bir balon uçurdu, buna sonra kendisi de inanmaya başladı.
Musallat olmak, asılmak, direnerek bir şey istemek, istediğini yaptırmak için sürekli ısrar etmek. İnsanın başına balta olan kişileri sevmek mümkün değil.
Bilmeyerek karşısındakini kıracak söz söylemek, pot kırmak. Baltayı taşa vurunca öyle utandı ki sormayın gitsin.
Bir kimseyi, duyarlılık gösterdiği konuda kızdıracak söz söylemek, öfkelendirecek bir şey yapmak. Bir insanı delirtmek mi istiyorsun? Onun bam teline basacaksın.
Aldırış etmemek, ona hiçbir şey etkili olmamak. Sırtına o kadar yük vurdular, adam yine de bana mısın demedi.
Her an karışıklık, kavga ve savaşın çıkacağı yer. Nereden çıktığı belli olmayan bir ses, meydanı bir anda barut fıçısına döndürdü.
Çok öfkelenmek, kızmak, sinirlenmek. Elektriği bağlanmayan adam barut kesilmiş, etrafa bağırıp duruyordu.
Varlığı tedirginlik verici şey, rahatsız edici kimse. Sen ne baş ağrısı bir adammışsın meğer!
Yerli yersiz konuşarak, gereksiz sözler söyleyerek, çok konuşarak birisini rahatsız etmek. Baş ağrıtmakta üstüne yoktur senin.
Çok uğraştıran bir konudan kurtulup da vakit ve fırsat bulamamak. Şu çocuklarla uğraşmaktan baş alamıyorum ki sana geleyim.
Sürekli kötüleşmek, zarar görmek. Baş aşağı giden işlerinin önünü alamadı bir türlü.
Birbirinin düşüncesinden yararlanmak üzere birkaç kişi toplanıp bir konuyu görüşmek, bir konuda dertleşmek. Bu sorunu ancak baş başa vermekle çözebiliriz.
Biriyle yalnız kalmak, iki kişi bir arada yalnız kalmak. Misafirler gittikten sonra baş başa kaldılar.
Sürekli rahatsız eden, yük olan, bir kimseye musallat olup sıkıntı veren ve uzaklaştırılamayan kişi ya da şey. Şu baş belâsı adamı uzaklaştırırsanız sevindirirsiniz beni.
Ön ayak olmak, öncülük etmek. Hayatı boyunca baş çeken bir adam olarak yaşadı.
Gücü yetmemek, başarı kazanamamak, bir işi başarmakta zorluk çekmek. Şu uysal insanlarla baş edemezsen kiminle edeceksin!
Direnmekte vazgeçip güçlünün buyruğuna girmek, teslim olmak. Türk milletine baş eğdiremezsin.
Ortaya çıkmak, belirmek, vuku bulmak. Milletimiz baş gösteren bu yeni fikri kısa zamanda benimseyecektir.
Evlendirmek. Şu kızı da bir baş göz edersem gözüm arkada kalmayacak.
Saygı duyulan, önder sayılan büyüklerin oturması için ayrılan yer. Baş köşeye oturmak onun her zaman hakkıdır.
Bir şey uğruna ölümü göze almak. Çekil önümden ben bu yola baş koydum.
Anlasa da anlamasa da karşısındakinin her sözünü uygun bulur görünmek. Her şeye baş sallayan insanlardan hiç hoşlanmam.
Değer vermek, çok üstün tutmak, çok sevmek. Babalarını baş tacı ettiler, toz kondurmuyorlar adama.
Sevgi, ilgi ve saygı ile karşılanıp ağırlanır. anlamında kullanılır. Durmasın gelsin, baş üstünde yeri var.
1. İnandığı bir şey uğrunda ölmek, canını vermek. 2. Belirmek, kimi bitkilerin başak tutmaya başlaması. Ektiğimiz buğdaylar baş vermeye başladı.
1. Müracaat etmek, bir işin yapılmasını bir kimse veya kuruluştan istemek. 2. Bilgi edinmek üzere bir kaynağa bakmak, bir kimseye danışmak. Vakit geçirmeden ansiklopediye bakalım da öğrenelim.
1. Sofrada en önemli yemek. 2. Birinin ölümüne sebep olmak. 3. Birinin herhangi bir işte güç durumda kalmasına yol açmak. Adamın başını sebepsiz yere yediler, şimdi çoluk çocuk aç kalacak.
Yapılan iyiliği yüzüne vurarak birisini üzmek, incitmek. Üç kuruş verdi, üç gün geçmeden başına kaktı.
Birbirine denk, eşit olmak; birlikte olmak. Takımlar başa baş bir mücadele verdiler.
Gücünün üstünlüğünü kanıtlamak, bir şeye gücü yetmek. Onunla başa çıkabilirim, merak etme sen.
1. En üstün yeri almak. 2. Herhangi bir konu önemce ilk sırayı almak. Ülkede ekonomik yolsuzluklar başa geçti.
Kötü bir duruma uğramak. Kim demiş başa gelen çekilir diye?
1. Yağlı güreşte başpehlivanlık için güreşmek. 2. En üstün sonucu almak için mücadele etmek, yarışmada birinciliği almak için uğraşmak. Takımımız öteden beri başa güreşir.
Gerçeği göremez, iyi düşünüp kavrayamaz bir duruma düşmek. Öylece kalakaldım, ne yapacağımı bilemiyorum, basiretim bağlandı âdeta.
Bir işten dolayı sorumlu duruma düşmek, kaygu çekmek. Sana güveniyorum, başımı ağrıtmayacağına eminim, haydi güle güle git.
Kötü bir şey, kötü bir durum, birinin gizli düzeni ve tertibiyle meydana gelmek. Böyle şeyler bilirim ki senin başının altından çıkar, şimdi bana doğruyu söyle, kim kırdı vazoyu.
1. Evli ya da nişanlı olmak. 2. Serbest, özgür olmayan, bir yere bağımlı olan. Nihayet oğlanın da başını bağladık.
Bir kimsenin üzerindeki denetimi ve gözetimi kaldırmak, kendi bildiğine bırakmak. Çocuk dediğin başı boş bırakılmaya gelmez.
Çok sıkıntılı, çaresiz bir durumda olmak; parasızlıktan dolayı güç bir durumda kalmak. Başı darda kalan insanlara yardım etmek insanlık borcudur.
Can sıkıcı, üzücü, istemediği bir duruma düşmek. Şu kendini bilmez adamla başım derde girsin istemiyorum.
Utanılacak bir durumu olmadan, onurlu şekilde toplumda yer almak. Başı dik gezen insanları sevmemek elde değil.
1. Bir şey karşısında şaşırmak. 2. Sıkıntı meydana getiren bir durum karşısında bunalmak. 3. Dengesini yitirmek, gözleri kararmak; çevresi kararıyor, dönüyor, kayıyor duygusu içinde sarsılmak. Arabayı durdurun, başım dönmeye başladı.
Beklenmeyen, umulmayan bir mutluluğa, sevince ulaşmak. Üç kuruş zam yapıldı diye maaşına, başı göğe erdi sanıyor; bilmiyor ki enflasyon bir ay sonra alacak o zammı elinden.
Bir iş dolayısıyla yanında çok fazla kişi olmak. Kusura bakma, başım kalabalıktı bugün, seni arayamadım.
Herhangi bir güçlük karşısında kalmak, bunalmak. Onun görevi, başı sıkışan insanlara yardım etmektir.
1. Önde olmak. 2. Gürültüden, üzüntüden ve çok konuşmadan başı ağrımak. Kesin artık şu dedikoduyu, yoksa başım tutacak!
Sıkıntı, üzüntü ve tedirginlik verici olduğunu sonradan anladığı bir işe kendi isteği ile girmiş bulunmak. Nereden girdim bu inşaat işine, durup dururken başıma belâyı satın aldım.
Büyük, içinden çıkılması zor güçlüklerle karşılaşmak; kötü duruma düşmek. Gece gitme, başına bir hâl gelir diye korkuyorum.
Dilediğini izin almaksızın yapan, istediği gibi davranan. Sizin çocuk da amma başına buyruk bir çocuk olmuş.
Bir şeyi sert, öfkeli ve kızgın bir davranış içinde vermek. Al da başına çal bu sapı kırık küreği.
1. İştahla sofraya oturmak. 2. Bir işi çabuk bitirmek üzere oturup ele almak. 3. Birini altına alıp dövmek. Birkaç kişi utanmadan zavallı adamın başına çöktüler.
Bir kimseye, haberi olmadan, kötü duruma sokucu davranışta bulunmak, alt etmek için gizlice plân kurmak. Onun başına bir çorap örecekler diye korkuyorum.
Ummadığı, beklemediği bir nimete ya da varlığa kavuşmak. Nasıl aldı bu köşkü? Başına devlet kuşu mu kondu dersin?
İçinden çıkılması zor bir işi birine musallat etmek. Bu işi benim başıma dolayanlar, dilerim hiçbir zaman onmazlar!
Uğraştırıcı ve üzücü bir işin çıkmasına yol açmak. Bırak o bıçağı elinden, hiç yoktan başına iş açacaksın.
1. Sorumluluk duygusundan uzak, zevk ve eğlence peşinde koşmak (genç için). 2. Gerçekleşmeyecek şeyler düşünerek vakit geçirmek. Bu çocuk da büyümedi bir türlü, hâlâ başında kavak yelleri esiyor.
Çok kötü, üzücü, sıkıntı verici ya da utandırıcı bir olay karşısında vücudunu ter basmak, ürpermek. Babasını karşısında görünce başından aşağı kaynar sular döküldü.
1. Gereksiz görülen bir bağlılığa, bir ilişkiye son vermemek; bir istekte bulunan kişiyi yanından uzaklaştırmak. 2. Yapılması zor bir işi yapmaktan kendini kurtarmak ya da o işi bir başkasına yüklemek. Sonunda o işi başından atmasını becerdi.
Gücünün üstünde olan işleri yapmaya kalkışmak. Çekil lütfen, başından büyük işlere kalkışıp da kendini rezil etme bari.
Hayatından kaygı duymak, cezalandırılmaktan korkmak. Düşman topraklarına girince başından korkmaya başladı.
1. Gereksiz sözlerle birini bunaltmak. 2. Bir iş için birini uğraştırmak, sıkmak. Yeter artık, bu iş için başımı ağrıtıp durma.
Nereye gideceğini bildirmeden, izin almadan gitmek. İçine düştüğü sıkıntıdan kurtulamayan adam başını alıp gitti.
Evlendirmek. Askerliği biten Ali`nin başını bağlamayı düşünen annesi kolları hemen sıvadı.
Bir kimseyi, zarar göreceği, kötü sonuçlarla karşılaşacağı bir işe sokmak. Oğlanın da başını belâya sokacaklar diye ödüm kopuyor.
Bir işe yerleştirmek, işsizlikten kurtarmak. Çok geçmeden oğlunun da başını bir yere bağlamayı becerdi.
Denetimsiz, yalnız ve serbest bırakmak. Bu çocuğun başını boş bırakma, yoksa başı belâya girecek.
Sıkıcı, yorucu, üzücü bir işe girmek veya getirilmek. Tanımadığı adamlarla işe girişince başını derde soktu.
Sessiz, sakin bir ortama çekilmek; kalabalıktan ve gürültüden uzaklaşmak. Emekli olur olmaz başımı dinleyecek bir köşe arayacağım
Birini hareket edemez, kötülük yapamaz ya da başını kaldırıp bir işi göremez duruma getirmek. Zalimlerin başını ezecek adamlara bugün ne kadar ihtiyaç var!
Çok meşgul olmak, başka bir işi yapmaya hiç vakti olmamak. Bana yükleme o işi, çünkü başımı kaşıyacak vaktim yok.
Fırsatı kaçırdığı için çok pişman olmak, çaresiz kalarak kahırlanmak. Zamanında eve gidip hasta çocuğu doktora götürmediği için başını taştan taşa vuruyordu.
Bir ideal uğrunda kendini feda etmek, canını vermek. Yiğitler başını vermesiydi bu ülke düşmanlardan kurtulur muydu?
Bir kimsenin büyük zarar görmesine ya da ölmesine yol açmak. Ruhsuz herifler adamın başını yemek için yarışa giriştiler.
Kimsenin yardımı olmadan kendi işini kendi yapmak, kendini zor durumdan kurtarmak. Benden sana fayda yok, başının çaresine baksan iyi olacak.
Başka bir şeyle ilgilenemeyecek kadar sıkıntılı, üzücü ve tehlikeli bir duruma çare bulmaya çalışmak. Adamın bize aldıracağı yok, baksana başının derdine düşmüş.
Sürekli olarak, bıktırıncaya kadar, ısrarla birinden bir şey istemek; bu sebeple onu rahatsız edip üzmek. Tamam kızım, alacağız o oyuncağı, yeter başımın etini yediğin!
Aklına koyduğu şeyi yapmak amacıyla, o an bulunduğu yerden kimseye danışmadan ayrılmak. Öyle her aklına estiğinde basıp gidemezsin buradan.
Üstünlüğünü göstermek, karşısındakini geçmek. Koşuda değil, ancak güreşte baskın çıkarım ona.
Tamamiyle, hepsi, bütünüyle. Evi baştan aşağı boyadılar.
Sonunu düşünmeyerek, hatta sonucun kötü olduğunu bildiği hâlde hesapsız, batarcasına bir yol tutmak; felâkete doğru gitmek. Bu baştan kara gittiğin hayata artık bir son vermelisin.
Üstün körü, özen gösterilmeden, gelişi güzel. Yaptığın işin tamamen baştan savma olduğu ne kadar açık.
1. Çok fazla sevinmek. 2. Dengesiz hareketlerde bulunmak, durumunu kontrol edememek, şaşkınlıktan nerede olduğunu bilememek. Eşinin ölümünden sonra bastığı yeri bilmez bir adam oldu.
Dimdik duran, yürüyen kimsenin durumu. Baston yutmuş gibi ortalıkta dolaşıp da asabımı bozma!
İşlerin kötü gittiğine, düzelmeyeceğine, bu konuda da umut kalmadığına göre artık istenildiği gibi davranılabilir, ne olursa olsun anlamında kullanılır. Aldırma, üzülme artık, battı balık yan gider.
1. Bir dava yolunda toplanmaya çağırmak. 2. Gönüllü asker toplamaya girişmek. Düşmana karşı yurdun dört bir yanında bayrak açan yurtseverler sonunda amaçlarına ulaştılar.
Çok sevinmek. Oyuncakları görünce çocuklar bayram etti.
Güvenmek, birisinin kendisine yardım edeceğine inanmak, inanıp arkasından gitmek. İnsanoğluna bel bağlanılmaz.
(Dik şeylerin) dışarıya doğru, (yatay şeylerin de) aşağıya doğru kamburlaşmak. Yeni ördüğümüz duvar bel verdi.
Kavga çıkararak, önüne gelene çatarak ya da başka sebeplerle kendisi için tehlikeli bir durum oluşmasına yol açmak. Bırak sövmeyi, belâ mı arıyorsun başına?
Kendi yol açtığı tehlikeli bir durumun içine düşmek, hak ettiği cezayı görmek. Adam nihayet belâsını buldu.
Kendi davranışları yüzünden tehlikeyi üstüne çekmek. Köylülerle biraz daha uğraşırsak belâyı satın alacağız, haydi gidelim buradan.
1. Yaşlılık yüzünden güçsüz kalmak, bir iş yapamaz duruma gelmek. 2. Üzüntü ve kederden ruhsal bir çöküntüye düşmek. İflas eden şu genç adamın bir yılda beli büküldü.
Kötüye giden durumunu yeniden düzeltmek, güçlenmek, kaybettiği itibarını ve ekonomik gücünü yeniden kazanmak. Adam kısa zamanda belini doğrulttu.
1. Birini bir şey yapamaz duruma getirmek. 2. Bir işin en güç tarafını yapmak. Tarlanın ortasından şu tümseği de kaldırdık mı işin belini kırmış sayılırız, artık gerisi kolay olacaktır.
Özel ilişkilerimiz sürüp gittikçe senin bana işin düşer ya da Nasıl olsa yine karşılaşacağız anlamında kullanılır. Demek şu küçük paketi götürmüyorsun, öyle olsun, ben hancı sen yolcu, bugünün yarını da vardır.
Önde görünmek, her şeyde söz sahibi olmak, her şeyi kendi düşüncesine uydurmak, hep dediğini yaptırmak çabası ve tutkusu. Benlik dâvası güden insanlar bir yere varamazlar.
Bir sebepten ötürü ansızın yüzünün rengi sararmak, solmak. Askerleri karşısında görünce benzi attı.
1. Allah size bol kazanç versin anlamında iyi dilek sözü. 2. Çok şükür ki iyi ki (hoşnutluk anlatır). Bereket versin ki ona bir şey olmamış.
Çok az fark olarak, kararlaştırılmak istenen sayıdan, ölçüden bir miktar az veya çok olarak. Beş aşağı beş yukarı bir kg. çeker bu tavuk.
Bolluğun, verimliliğin kalmaması, sona ermesi. Yanımıza geldiği günden beri evin beti bereketi kalmadı.
Ayıp saymak, kötü karşılamak, kendisine yedirememek. Senin yaptığın iş adamın çok betine gitti.
Bir insanı, kendine özgü düşünce ve dünya görüşüne yabancılaştırmak, başka yönlerde düşünür ve davranır duruma getirmek. Batılılar ülke insanımızın beynini yıkamaya devam ediyorlar.
Etkisi kalmamış, herkesin kullanageldiği söz. Bırak artık şu beylik sözleri, kimseyi etkileyemiyorsun.
1. Sersemlemek, sağlıklı düşünemez olmak. 2. Kötü bir şey olacağını sezinleyip huzuru kaçmak. Adamların suratlarını hiç beğenmedim, beynim bulandı, haydi gidelim buradan.
Umulmadık, beklenmedik bir olay karşısında şaşkınlığa düşmek, düşünce yeteneğini yitirir gibi olmak. Adamı karşısında görünce beyninden vurulmuşa döndü.
1. Akla uygun gelmek. 2. Bir kimseyi türlü yollara baş vurarak bir şey yapmaya inandırmak, kandırmak. 3. Ezberlemek, aklında tutmak. Ne kadar okursam okuyayım beynime girmiyor.
Kim ne derse desin, istediği gibi davranmak. Bildiğini okumaya devam edersen, sonunda zarar görmen muhakkak olacak.
Bile bile aldınmış görünme, öyle gerektiği için kötü bir durumu kabullenme. Ağaçları kesmesine bile bile lâdes dedim.
Birini kandırmak için dil dökmek, birçok sebep ileri sürmek, aldatıcı sözler sarf etmek. O evi almamam için bin dereden su getirdiler.
Kendisi için gerekli ve yararlı olan şeyi kendi eliyle yok etmek. Geçimini sağladığın o tarlayı sakın satma, yoksa bindiğin dalı kesmiş olursun.
1. Bir konuda yapacağı çok az şeyi olmak. 2. Dayanacak pek az gücü kalmak. Bir atımlık barutu kalmış, hâlâ ben yaparım o işi diyor.
Çok yaşlanmış olmak, yaşayacak çok az zamanı kalmış olmak. Dedemin bir ayağı çukurda, onu üzmeyin artık.
Çok çabuk, bir an önce, ivedi olarak. Bu iş, bir ayak önce yapılacak bir iştir.
Belirli bir sanat ya da iş sahibi olmak. Şu yaşa geldin ama bir baltaya sap olamadın gitti.
Çok basit, küçük, önemsiz bir şeyi büyütüp içinden zor çıkılır bir olay hâline getirmek. Bir bardak suda fırtına koparmayı bırak artık, mendilini yaktıysa evi de yakmadı ya!
İyi olan, yolunda giden bir durumu yanlış davranışlarla bozmak, olumsuz bir gidişe sokmak. Eline çekici alır almaz çiviye vurdu, çivi tahtayı yarıp geçti, bir çuval inciri berbat ettiğini o zaman anladı.
Sık sık düşünce, iş ya da tutum değiştirmek. Bir dalda dursaydı başına bu iş gelmeyecekti.
1. Çok az, pek az (sıvı şeyler için söylenir). 2. Çok küçük (çocuklar için söylenir). Bir damla su kaldı, ne yapacağız su gelmezse.
Her istediği hemen yapılmak, yerine getirilmek. O, bir dediği iki olsun istemiyordu.
Çok zayıflamak, kilo kaybına uğramak. Zavallı çocuk, bu illete yakalanalı beri bir deri bir kemik kaldı.
Malı, mülkü veya evi olmamak. Şu dünyada bir dikili ağacımız olmayacak bu gidişle.
Bolluk, varlık, rahat ve huzur içinde olmak. Bir eli yağda, bir eli balda, daha ne istiyor ki?
Bir kimseye yaptığı iyiliği, yararı, başka bir yola baş vurarak sağladığı çıkarla ödetmek. Bir eliyle verip öbür eliyle aldığını çok zaman sonra anladım.
Bir derece daha düşük. Sizin ürettiğiniz fındık, bizimkinden bir gömlek daha aşağıdadır.
1. Bir şeyi çok yapa yapa usanmak, yorulmak, fenalık gelmek, bezmek. 2. Daha önce görülmeyen davranışlar içinde olmak, huyu değişmek. 3. Kazaya uğramış olmak. Gecikti, başına bir hâl mi geldi acaba?
Rahatsız, neşesiz olmak. O şiddetli kazayı görünce bir hoş oldum.
Birden ve toptan, bir işlem ile. Bir kalemde öde de kapat şu hesabı.
Aynı sonuca varmak, aynı neticeyi vermek. Ha sen söylemişsin ha ben, bir kapıya çıkmaz mı?
Bir kişiye çok fazla kızmak, elinden gelse öldürecek ölçüde sinirlenmek. Şu yalancı herifi her söz söyleyişinde bir kaşık suda boğasım geliyor!
Çok fazla gürültü, patırtı, telâş olmak. Alevler bacayı sarınca bir kıyamettir koptu sokakta.
Bir karı kocanın çocuğunun olmaması yahut yakınlarının yanlarında bulunmaması. Bir Köroğlu bir Ayvaz olmasak bu maaşın bize yeteceği yok.
Söylenen söze önem vermemek, kulak asmamak, umursamamak. Söylediğim söz bir kulağından girip öbür kulağından çıkarsa anlamazsın elbet!
Bir kimseyi bir çıkar uğruna harcamak. Parayı görünce adam bizi bir pula satıverdi.
İşe yarar durumda olmamak, istenilen biçimde bulunmamak. Bu kadar emekten sonra bari bir şeye benzemiş olsaydı şu kapı.
Birinin her istediğini hemen yerine getirmek. Ah benim tatlı çocuğum, bir sözümü iki etmez, hemen yapıverir.
Bir davranışla iki veya birden çok yararlı sonuç elde etmek, bir girişimle iki iş yapmak. Anladım amacını, bir taşla iki kuş vurmak.
Eşit görmek, eşit saymak, farklı muamelede bulunmamak. Öğretmen, sınıftaki öğrencilerin hepsini bir tutmalıdır.
Şaşılacak bir durumla, yeni bir şeyle karşılaşmak. Aman yarabbim, onu o kılıkta görünce bir yaşıma daha girdim.
Evli bulunmak, acı ve tatlı günlerde birbirini desteklemiş olmak. Biz kırk yıl bir yastığa baş koyduk, nasıl unuturum onu?
Karı ve koca birlikte uzun bir ömür sürmek. Bir yastıkta kocarsınız inşaallah.
Aralarında anlaşmazlık çıkıp birbirlerine kötü bakmaya başlamak. Çocukların kavgası yüzünden birbirlerine düştüler.
1. Aralarında çıkan anlaşmazlık kavgaya dönüşmek, çarpışmak, saldırmak. 2. Bir kaza sonucu araçların birbirine çarpması. Su yüzünden sokak sakinleri birbirine girdi.
Olduğundan çok göstermek, abartmak. Bire bin katarak anlatmaya bayılır.
Etkisini hemen ve kesin olarak göstermek. Verdiğin ilaç diş ağrıma bire bir geldi.
Kuşkulu bir nokta, işin gizli kalmış, kötü ve aksak yönü. Bir bit yeniği var gibime geliyor bu işte, haydi hayırlısı.
Senin ne mal olduğunu biliyoruz, bize yutturamazsın ya; seni yeterince tanıyoruz, herkesi aldatabilirsin ama bizi asla anlamında kullanılır.
Çekilen sıkıntı artık katlanamayacak bir hâl almak. Bıçak kemiğe dayandı, artık bu yerde duramam.
Bıyığı yeni yeni çıkmaya başlamak. Bıyığı terlemiş gençlerin eline bakamam gayri.
Birinin içine düştüğü duruma belli etmeden gülmek, sevindiğini belli etmeyerek onunla eğlenmek, içinden onunla alay etmek. Ayşe`nin kırdığı pot karşısında bıyık altından gülmeye başladı.
Zorlu bir kavgaya tutuşmak, ya da kavga edecek hâle gelmek. Senin o dilin yüzünden adamla boğaz boğaza geldik.
1. Yemek pişirme, hazırlama sıkıntıları. 2. Geçim için uğraşma, kazanç sağlama kaygısı. Boğaz derdi, bence dertlerin en büyüğüdür.
Yaşamak için, geçinebilmek için yapılan didinme, uğraş. Hemen bütün insanlar boğaz kavgasının içinde kaybolmuş durumdalar.
Çok susamak, çok konuşmaktan ve bağırmaktan ötürü sesi çıkmaz olmak. Boğazım kurudu, bir şeyler içelim de öyle gidelim.
Bir üzüntüden dolayı iştahı kesilmek, isteksiz ve zorla yemek. Annemin o hasta hâli gözümün önüne geldikçe lokmalar boğazıma diziliyor.
Birini bunaltıp şaşırtma yolu ile kendisinden bir iş veya mal karşılığı olarak çok miktarda para çekmek.
İşine son vermek, kovmak, başından defetmek. Hiç sebepsiz yere bohçasını koltuğuna verip fabrikadan uzaklaştırdılar onu.
Ölçüsüz, çok fazla, bol bol. Bol keseden atıp tutmaya bayılır bizim çocuk.
Borç alarak ya da benzer yollara başvurarak (bir şeyi sağlamak). Borç harç nihayet yaptırdık evin çatısını.
Sözü geçer olmak, dinlenilir olmak. Bizim sokakta Hasan amcanın borusu öter.
Çıkar sağladığı kimsenin davasını gütmek. O, yıllardan beri Tophane kabadayılarının borusunu çalar.
Umutsuz olarak girişilen bir iş, iyi sonuç vermek; doğruluğuna inanmadan söylediği söz gerçek çıkmak. Hayatımızın boş atıp dolu tutmak diye bir ilkesi olamaz.
1. Dalgın ve dikkatsiz bulunmak. 2. Söylenmemesi gereken, sakıncalı bir sözü, işin sonunu düşünmeden söyleyivermek. Boş bulunup da sakın söz verme, biliyorsun onlara gitmemiz mümkün değil.
İşsiz güçsüz, aylak, boş gezip dolaşan kimse. Adam boş gezenin boş kalfası, bir de işsizlikten yakınıyor.
Önem vermemek, aldırmamak, ilgisiz davranmak. Boş ver, bu hayat böyle gelmiş, böyle gider.
Umulan gerçekleşmemek, sonuç vermemek, elde edilememek. Bütün emeklerimiz boşa çıktı desenize.
1. Kuşları ve diğer yabani hayvanları ürkütmek için tarlalara dikilen kukla, insan benzeri nesne. 2. Kendisinden beklenileni yapmayan, kendisinden çekinilmeyen, göstermelik kimse. Müdür tam bir bostan korkuluğu, memurlar ne iş yapıyor ne güç.
Boyu uzamak, gelişmek, boylanmak. Çok çabuk boy attı sizin çocuk; maşallah, delikanlı gibi olmuş.
1. Görünmek, belirmek. 2. Gösteriş yapmak. Onun gelip gitmesinin ardından olaylar boy gösterdi.
Yarışmak, değer yarışına girmek. Benimle boy ölçüşecek adam daha anasından doğmadı.
Yardım bekleyen; acınacak, kimsesiz, güçsüz, öksüz durumda olan. Nerede bir boynu bükük görsem içim yanar.
Herhangi bir nedenle, kendisini bir kimsenin dediklerini yapmaya borçlu sayan. O adamdan borç para aldığı için boynu eğri, bu yüzden yaptığı kötülüklere ses çıkaramıyor.
Adaletli yargı karşısında verilecek her cezaya razı olmak. Gerçek adaletin karşısında boynum kıldan incedir.
Başını keserek öldürmek. Boynunun vurulmasına ramak kala hakkındaki hükmün kaldırıldığını öğrendi ve yer gök onun oldu sanki
Yapılması gerekli olan ödev. Seni sevindirmek boynumun borcu oldu artık.
Başkasının egemenliği altına girmek, tutsak olmak, emir ve baskı altında yaşamak. Türk milleti için boyunduruk altına girmek, ölüm demektir.
1. İddia üzerine giriştiği bir işi başaramayıp yetersizliğini anlamak. 2. Biri tarafından haddi bildirilmek. 3. Beklediği yakınlığı görememek. Boynunun ölçüsünü aldı, böyle bir işe bir daha giremez.
Bir şey yüzünden canı sıkılmış, yüzü asılmış olmak, sinirli davranışlarda bulunmak. Biraz hasta oldu diye sağa sola bozuk çalıp duruyor.
1. Düzensiz, düzeni bozuk olan. 2. Toplumun yönetiminde uygulanan yanlış kurallar dizgesi. Bu bozuk düzenden hangi görüş ve anlayış biçimi kurtaracak milleti, onu öğrenmeye çalışıyorum.
Bir kimseyi bekmediği bir davranış karşısında bırakarak utandırmak, mahçup etmek. Adamı bozum etmeye bayılır bu ihtiyar, ona karşı dikkatli ol.
Bir sözü ya da davranışı iyi karşılanmadığı için utanmak, utanacak duruma düşmek. Onun düşüncesinin hiç de doğru olmadığını söylediğim zaman amma da bozum oldu kadın.
Hataya düştüğünü anladığında veya hoşlanmadığı bir durumla karşılaştığında farketmemiş gibi davranmak, oralı olmamak. Hiç bozuntuya vermeden misafirlere hoş geldin demeye devam etti.
Bir ilke benimsediği hâlde, benimsediği bu ilkenin tersine davranışlarda bulunanlar için söylenir.
Karışık durumlardan yararlanarak kendi çıkarını sağlamak. Bulanık suda balık avlamayı kural hâline getirmiş.
Bulduğundan daha çoğunu isteyip şükretmemek, daha iyisini istemek. Buldukça bunuyorsun, milletin aç sefil gezdiğini görmez misin sen?
Çok alıngan olmak, en küçük şeylerden bile alınmak. Seninle konuşmak imkânsız, buluttan nem kapıyorsun çünkü.
Bir olayın şimdilik bilinmeyen bir yönünün bulunması, anlaşılamayan bir sebebin aranması durumunu anlatmak için kullanılır. Polis, bunda bir iş var diyerek olayın üzerine tekrar gitti.
Bundan daha iyisi, en iyisi olamaz anlamında kullanılır. Bundan iyisi can sağlığı, haydi oturun bakalım sofraya.
Tehlikeli bir durumdan yara bere almadan kurtulmak. On takla atan arabadan, burnu bile kanamadan çıktı, şaşılacak şey doğrusu.
Kibirlenmek, böbürlenmek, büyüklenmek. Adam milletvekili seçilir seçilmez bizimle konuşmaz oldu, burnu büyüdü birden.
Kendini çok beğenmiş, kibirli (olmak). Burnu havada gezenlerden hiç hoşlanmam.
Çok fazla kibirli, herkese yukarıdan bakar (olmak). İyi ki bir araba aldı, burnu Kaf dağında bir adam olup çıktı.
Ilımlı bir yol seçip gururundan vazgeçmek, sıkıntı çektikten sonra daha önce beğenmediği bir durumu kabul etmek. Onun da burnunun sürtülmesine az kaldı, kısa zamanda dikbaşlılığı bırakacak.
Hoş bir durum, elde ettiği güzel bir şey, sonra gelen üzüntüler üzerine kendisine zehir olmak. Yediğimiz yemeği burnumuzdan getirmek mi istiyorsun? Sus artık!
Suratı çok asık (olmak). Ne olmuş bir cam kırılmışsa, iki gündür burnundan düşen bin parça.
Oldukça huysuz olmak, kendisine hiç söz söyletmemek, kendisinin eleştirilmesine fırsat tanımamak, en küçük yergiye tahammül göstermemek. Amma da burnundan kıl aldırmaz bir adammışsın; söylesene, nasıl konuşacağız seninle?
İşi başından aşkın olduğu için gözü hiçbir şey görmemek, çok öfkelenmiş olmak. Adam burnundan soluyor, sakın üstüne gitme, yoksa konuştuğuna pişman olursun.
1. Nefesini kullanarak sümüğünü burnunun yukarısına, geri çekmek. 2. Yoksun kalmak, umduğunu bulamamak, istediğini elde edememek, gayesine ulaşamamak. Müdürün yanına alınmayınca burnunu çekip gitti.
Üzerine vazife olmadığı, gerekmediği hâlde her işe karışmak. Sen de her işe burnunu sokmaktan geri durmazsın!
Kendisine verilen öğütlere kulak asmayıp kendi bildiği gibi davranmak, istediğini yapmak. Burnunun dikine gidersen, işte böyle eline yüzüne bulaştırırsın işi.
1. Çok acı duymak (maddî). 2. Çok üzülmek. Soğuktan burnumun direği sızladı.
1. İleriyi görememek, meydana geleceği açık olanı görememek. 2. Çok sarhoş olmak. 3. Çok dikkatsiz ve dalgın olmak. Sen ki burnunun ucunu göremeyen bir adamsın, seninle nasıl iş yapabilirim ben.
1. Ansızın karşılaşmak, karşı karşıya gelmek. 2. Birbirine çok yaklaşmak, birine çok sokulmak. Kapıdan çıkar çıkmaz öğretmenimle burun buruna geldim.
Önem ve değer vermemek, küçümsemek, beğenmemek. Önüne konan yemeklere burun kıvırıp sofradan kalktı.
Başkasının düştüğü kötü duruma düşmeyeceğini söyleyerek övünmek. Ne demiş atalarımız, büyük lokma ye, büyük söz söyleme.
1. Büyük bir tehlikeyi göze alarak bir işe girişmek. 2. Çok fazla para koyarak kumar oynamak. Büyük oynadım, ya kaybedeceğim, ya da kazanacağım.
Bir konuda kesin konuşulduğunda ya da bir başkasının düştüğü kötü dur ama düşmeme iddiasında bulunulduğunda Cenab-ı Allah`tan böyle bir duruma düşürmemesini dileme. Ne ettim de o sözü söyledim, büyük sözüme tövbe!
Elinde her imkân varken kötülük yapmamak, affetmek, iyi davranmak. İstese büyüklük göstermeyip onu buraya bir daha sokmazdı, erkek adammış.
Davranışları, konuşması yaşının üstünde olan, büyükler gibi hareketler yapan çocuk. Aman yarabbim, şunun söylediği sözlere bakın hele, büyümüş de küçülmüş sanki!
Misafiri karşılayarak içeri almak, buyurun diyerek saygı ile yer göstermek ya da sofraya çağırmak. Misafirleri büyük bir şevkle buyur etti.
Hiç beklemedik kötü bir durum karşısında şaka yollu üzüntü belirtmek için ne yazık ki anlamında kullanılır. Şunun yaptığına bakın, buyurun cenaze namazına!
1. Çok üşümek, donmak. 2. Buz gibi soğumak, buz durumuna gelmek. 3. Endişe, korku ve üzüntü veren bir durum karşısında donakalmak. Öldürdüğünü sandığı adamı karşısında görünce buz kesildi.
Üstünde buz meydana gelmek, buzla kaplanmak. Göl buz tuttu.
1. Birine etkisi olmayan sözler söylemek. 2. Etkisi ve süresi çok kısa olan bir iş yapmak. Evet çocuklar, beni buz üstüne yazı yazan bir adam konumuna getirmeyin!
1. Buzların erimeye ve kırılmaya, su hâline gelmeye başlaması. 2. Kişiler arasındaki dargınlığın, soğukluğun, kırgınlığın ve gerginliğin ortadan kalkmaya başlaması. İki kardeşin arasındaki buzlar çözülmeye başlayınca aileye neşe geldi.
Bir işi başarmak için uğraşmak, kuvvet harcamak. Çaba göstermeden amacına ulaşamazsın.
Zorlamanın hiç faydası yok, ben bu işi yapacak güçte değilim; boşuna uğraşıyorsun, yapamam, gitmem, anlamında kullanılır.
Fesadın ve dedikodunun çok olduğu, herkesin birbirine düştüğü, türlü düşmanlıkların kaynaştığı, hile ve düzenlerin kurulduğu yer. Mahalle bir anda cadı kazanı gibi kaynamaya başladı.
Yeni bir gidişin, tutumun öncüsü olmak; evrensel bir gidişe yol açmak. İstanbul` un fethiyle yeni bir çağ açıldı.
Çalım satmak, gösteriş yapmak. Caka satmayı bırak da işine bak.
İşe yarar gibi görünse de aslında yararsız, bozuk olan. Çakar almaz bir tabancayla bizi korkutacağını sanmıştı.
Canlı ve atik, çevik. Çakı gibi delikanlı olmuş.
Büyüklük taslamak, kurularak davranmak.
Çok kibirli, kurumlu olmak; büyüklük taslamak, gösteriş yapmak. Adamın çalımından geçilmiyor, ona laf anlatmak çok zor.
Eline ne geçerse (az ve çok) çalmak, bu yolla kazanç sağlamak. Yoksul kalınca çalıp çırpmaya başladı.
Farkında olmadan karşısındakini kıracak ya da kötü bir sonuca yol açacak söz söylemek, davranışta bulunmak. Onun da çam devirmede üstüne yok hani.
İri gövdeli insan.
Pek sulu, suyu bol (yemek için). Yemek cambul cumbuldu ama lezzetli olmuştu.
Bir şeyin en önemli yeri, en temelli noktası. Meselenin can alıcı noktasına bir türlü ulaşamadık.
Herhangi bir şeye sahip olmayı, ya da herhangi bir şeye erişmeyi çok istemek. Top oynamaya can atıyordu.
İstenilen, arzu edilen şeyin büyük bir memnunlukla yapılacağını anlatır. Can baş üstüne efendim, kasabaya varınca onu hemen göreceğim.
Ölmek. Beni korkutamazsın, bir can borcum var, onu da öder kurtulurum.
Gerekli gereksiz sürekli konuşmak, yüksek sesle devamlı gevezelik etmek. Başımda ne çan çan edip duruyorsun, kes artık şu sesini.
Ölmek üzere bulunmak. Yanına vardığımızda hayvan can çekişiyordu.
Bir şeyin en önemli noktası, en mühim unsuru; bir şeyin yaşaması için en önemli araç. Babam evin can damarıdır.
Bir işin en önemli noktası üzerinde durmak, ya da bir şeyin en duyarlı noktasını açığa çıkarmak. Adamın en sonunda can damarına bastılar, zararı da kendileri gördüler.
Bir acı, üzüntü, sıkıntı ve istek karşısında direnme gücü kalmamak; dayanıklılığı yitirmek. Yıllarca uğraşıp didinip yaptığı ev bir anda kül oldu, buna can mı dayanırdı?
Öldürmeyi bile düşünen, aşırı kin ve düşmanlık besleyen, dost olmayan. Can düşmanları etrafında cirit atıyorlardı.
1. Yürek. 2. En duyarlı bölge. Onları can evlerinden vurmaya yemin etti.
En etkileyici, en can alıcı yönden saldırmak; bir daha yaşama imkânı kalmayacak şekilde vurmak. Onları can evinden vurmalıyız ki bir daha bellerini doğrultamasınlar.
Ölüm korkusundan kaynaklanan güçlü bir tepkiyle (bir eylem yapmak). Silâh sesini duyunca can havli ile yerinden fırladı.
Gücü, kuvveti kesilmek; bitkin bir duruma düşmek. Daha fazla yürüyemeyeceğim, can kalmadı bende, siz gidedurun.
Her şeyi bırakıp, içine düştüğü tehlikeden varlığını kurtarma ve koruma çabasında olmak. Ortalık birbirine girip silâhlar patlamaya başlayınca can kaygısına düştü zavallı kadın.
Kendini vererek, büyük bir dikkatle dinlemek. Babasının söylediklerini can kulağıyla dinlemeye başladı.
Herkesin kendi canının kaygusuna düştüğü ve kendi canını kurtarmaya çalıştığı tehlikeli bir durum, yer. Ortalık toz dumandı; haykırışlar, inlemeler ortalığı çınlatıyordu; insanlar can pazarının tam ortasındaydılar.
Esenlik, kişinin sağlıklı olması. Ne demeli canım kardeşim, inan bundan ötesi can sağlığı.
Yapılacak iş ve bir şeyle oyalanma imkânı bulamamaktan duyulan tedirginlik, içine düşülen bunalım. Bütün gün evde oturuyor, can sıkıntısından ne yapacağımı bilemiyordum.
1. Ölmek. 2. Ruha güç vermek, yaşar duruma getirmek. 3. Bir şeyi çok ister olmak. Adam bir kurşunda can verdi.
1. Üzmek, acı vermek. 2. Zulmetmek, eziyet etmek. 3. Bir kimseyi büyük zarar ve ziyana sokmak. Şu hareketlerinle canımı yakıyorsun.
Yalnızlıktan kurtulmak için birlikte yaşanılan kimse. Her insanın bir can yoldaşına ihtiyacı vardır.
İnsanda yaşama sevincini artırmak; insana neşe, heves ve iç gücü vermek. Ah o cana can katan yaylaya bir daha çıkabilsem.
İhtiyacı olduğu hâlde arayıp da bulamadığı şeylerden saymak. Yalnızca su mu? Canıma minnet, çabuk ver.
Sevimli, sokulgan, insana pek sıcak davranan. Ne cana yakın bir insanmış meğer.
1. Söz ve davranışlarıyla kavgaya, kargaşaya yol açmak. 2. Dilenmek. Onun bu işe çanak tutmasına fırsat vermeyeceğim.
Dalkavuk, çıkarı için dalkavukluk eden. Çanak yalayıcılar gün geçtikçe artıyor.
Bir şeyi istemek, istek duymak, çok arzulamak. Şimdi o yeşil eriklerden olsa da yesek, öyle de canım çekti ki.
Bir şey yaparken çok zorluk çekmek, bunalmak. Kömürü taşıdım ama canım da burnuma geldi.
1. Ölmek. 2. Çok yorulmak. 3. Çok yıpranmak. Onu razı edinceye kadar canım çıktı.
Önem ve değer verdiği, beğendiği bir şeye zarar gelecek diye çok korkmak, kaygılanmak. Araba çizilecek diye canı gidiyor.
Acıya, üzüntüye ve sıkıntıya katlanmayan. Öyle de canı tatlı ki ne zaman bir şey taşınacak olsa bir bahane bulup ortadan kayboluyor.
Sabırsız, beklemeye tahammülü olmayan, ivecen. Bekle de gör, ne canı tez adamsın sen öyle!
1. Fizikî bir acı duymak. 2. Bir işte zarar görmek, manevî bir üzüntü duymak. Canını yakmadan ver o elindekini bana!
1. Çok hoşlanmak, yararına yapılan işten ötürü çok sevinmek. 2. Ruhu şad olmak. Büyükannenin canına değsin, ikramın bizi oldukça sevindirdi
1. İntihar etmek, kendini öldürmek. 2. Acımadan öldürmek. 3. Kendini yoracak, yıpratacak kadar iş görmek. Komşunun kızı canına kıymış.
1. Bir kimseye büyük bir zarar vermek, kötülük etmek. 2. İyi bir şeyi kötü hâle getirmek, heder etmek, harcamak. Yeni aldığım oyuncağın canına okudu bir günde.
Bir daha sesini çıkaramayacak, kötülük edemeyecek bir duruma sokmak. Elbet sizin de çanınıza ot tıkayacağım gün gelecek.
Sabrı kalmamak, bir sıkıntıya dayanamaz duruma gelmek. Canıma tak dedi artık, ya yaptıklarına son verirsin ya da burayı terkedersin!
Kimi zaman sevgi ve hayranlık, kimi zaman da kızgınlık ve öfke gibi duyguları anlatmak için kullanılır. Canına yandığımın adamı, bizi saatlerce bekletti bu soğukta.
Bezmek, bıkmak, bir zorluğa dayanamayacak duruma gelmek. Canıma yetti artık bu işi yapmayacağım.
Çektiği sıkıntılar yüzünden içinde olduğu hayatı artık istemeyecek bir duruma gelmek. Ne yapayım böyle hayatı, beni canımdan bezdirdi!
Öldürmek. Allah canını alsın da kurtulalım senden!
Öldürebileceği bir kişiyi öldürmekten vazgeçmek. Ona kıyamadı ve canını bağışladı.
Büyük sıkıntıları, tehlikeleri göze alarak bir işi başarmaya çalışmak. Canını dişine takıp koca kayayı parçalamaya devam etti.
Sağlığını koruması, kendini yıpratmaması ve tedbir alması gerektiğini anlatmak için kullanılır. Biraz soluk almama izin ver. Ben canımı sokakta bulmadım.
1. Hiçbir şey esirgememek. 2. Bir şey uğrunda en değerli varlığını feda etmeye, hatta ölmeye hazır olmak. 3. Bir şeye aşırı ölçüde düşkün olmak. Vatan uğruna kim can vermez ki?
1. Fizikî acı vermek. 2. Bir kimseyi zarara ya da sıkıntıya sokmak; üzmek, kaygılandırmak. Lütfen canını yakma çocuğun.
Birine karşı büyük ölçüde sevgi duymak, birinden çok hoşlanmak. Öyle ki o yavrucağı canımın içine sokacağım geliyor!
Seve seve, her türlü zorluğa göğüs gererek, var gücüyle, hiçbir fedakârlıktan kaçınmayarak. Hepsi canla başla çalıştı.
Çok zayıf, güçsüz, zayıflıktan kemikleri çıkmış kimse. Adam canlı cenaze gibiydi.
Kişilerin ses ve davranışlarını o anda ve doğrudan doğruya veren radyo ve televizyon yayını. Parti temsilcileri bu akşam televizyonda canlı yayında tartışacaklar.
Ele geçirilmesi o kadar kesin ki elde edilmiş sayılır anlamında kullanılır. Beni çantada keklik sanıyor ama yanılıyor.
Önceleri iyi olan durumu sonradan bozulmuş olmak; çalışma gücü, verimi tükenmiş olmak. Adamın bir ayda çaptan düşeceğini sandılar.
Gereksiz, lüzumsuz yere harcayıp tüketmek. Paranı sakın çarçur edeyim deme.
Dalgasız, dümdüz ve durgun. Deniz çarşaf gibiydi.
Daha ziyade öğrenimi olmayan ama kafası çalışan, kurnaz ve uyanık köylüler için şaka yollu kullanılır.
Dönmek, geri dönmek. Birkaç adım sonra çark ediniz.
Bozmak, çalışamaz hâle getirmek, zarar vermek; birine büyük kötülük yapmak. Eline alır almaz saatin çarkına okudu.
Her şeyi açıkta olan, karmakarışık yer. Etrafı çarşamba pazarı gibi yapmış çocuklar.
Göz dağı vermek ya da övünmek amacıyla abartılı konuşmak. Karşımda cart curt edip durma.
Yüksekten atan, yapamayacağı şeyleri yapar gibi konuşan, çalım satan kimselere karşı söylenen küçümseme ünlemi.
Aniden, beklenmedik bir anda. Oturuyorduk, çat kapı çıkageldiler.
1. Ara sıra. 2. Yarım yamalak, biraz. 3. Vakitli vakitsiz, uygunsuz zamanlarda. Çat pat okuması var diye mektubu ona uzattılar.
Ham hayaller kurmak; henüz zamanı gelmediği hâlde yapılacak bir iş, meydana gelebilecek bir olay için hazırlıklara girişmek. Durun bakalım hele, çayı görmeden paçaları sıvamayın, bir haber ulaşsın önce.
Parasız, cebinde para tutmasını bilmeyen. Daha ne kadar cebi delik dolaşacaksın.
Karşılaştığı fırsatları değerlendirerek bol para kazanmak. Cebini doldurmaktan başka bir düşüncesi yok adamın.
1. Çok büyük sıkıntı, eziyet. 2. İman etmeyenlerin, kâfirlerin, günahkârların cehennemde çekecekleri ceza. Allah bizi cehennem azabından korusun.
Defolup gitmek. Çabuk cehennem ol yanımdan.
Çirkin, suratsız, yüzü yakışıksız. Oğlanı çehre züğürdü bir kızla evlenmek zorunda bıraktılar.
Çok acı çekeceği, sıkıntıya gireceği bir iş ya da durumla karşılaşacağı sezilir olmak. Öyle anlaşılıyor ki bu çavuştan çekeceğimiz var.
Karışıklığı, dağınıklığı, başıbozukluğu gidermek. Kendine bir çeki düzen vermelisin artık.
Yönetmek, düzene sokmak, hâle yola koymak, çalışmasını sağlamak. Tek başıma bu işi çekip çeviremem ki!
Savuşmak, bırakıp gitmek, kimseye danışmadan ayrılmak. Aradığını bulamayınca çekip gitti.
Bir işi küçük yaştan, çıraklıktan başlayarak öğrenme ve o işte ustalaşma. Ali, çekirdekten yetişmiş bir marangozdu.
Bir malı ucuza almak, ya da pahalıya satmak için titizce uzun süre yapılan pazarlık. Babam çok istediği atı alabilmek için, atın sahibiyle çekişe çekişe pazarlık etmeye başladı.
1. Ayağını bacağına geçirerek yıkmaya çalışmak. 2. Bir işin gelişmesini engellemek veya bir kimsenin iyi yürüyen işini bozmak. Sakin sakin giden arkadaşını çelmek takarak yere düşürdü.
Bir kimsenin herkesçe bilinmeyen, geçmişteki kötü bir yönünü veya kötü durumunu bilmek. Sakın güvenme ona, ben onun cemaziyülevvelini bilirim.
Çok sıkıştırmak, manevî baskı altına almak. Adamı cendereye almayı iyi beceriyorsun.
Gevezelik ederek, çok konuşarak vakit geçirmek. Komşu kadınları çene çalmaya bayılırlar.
Karşılıklı gevezelik etmek, boş konuşmak. Sizinle çene yarıştırılmaz doğrusu.
Geveze, çok konuşan, gereksiz şeyler söyleyen. Senin kadar çenesi düşük bir adam daha görmedim.
Söylemekten yorulmayan, söylediği sözlerle kendisini dinletmesini bilen. İyi hatip, acaba çenesi kuvvetli hatip midir?
Hesap tutmak amacı ile bir yere çizgiler çekmek. Ahmet amca, veresiye verdiği mallar için çetele tutmaktan usanmıştı.
1. Kırılması zor, kabuğu sert ceviz cinsi. 2. Yola getirilmesi, yenilmesi zor rakip; başarılması güç iş. Şimdi anlıyordu rakibinin ne deneli çetin ceviz olduğunu.
Karşısındakinin, beklemediği, ters, güç duruma düşürücü bir cevap vermek. Öyle bir cevap yapıştırdı ki hasmı donakaldı.
Karşısındakini kıracak bir söz söylediğini fark edip de çevirmeye kalkışanlara şaka yollu söylenir.
Çok taze, yeni koparılmış. Çiçeği burnunda bir haber getirmek için yarışa girdi muhabirler.
Birbirini çok seven ve birbirinden ayrılmayan kimseler. İşte çifte kumrular geliyorlar.
Soysuz ve namussuz olmak. Bu yürek yakıcı işi yapmak için çiğ süt emmiş olmak gerek.
Herhangi bir suç işlemedim ki korku duyayım, işi eksik yapmadım ki olumsuz sonuçtan kaygılanayım anlamında kullanılır.
Değersiz, kendisine güvenilmez, korkak, aşağılık (bir kimse olmak). Bırak, ondan söz etme bana, ciğeri beş para etmez adamlarla işim yok.
1. Çok sevdiğim. 2. Sevgili evlâdım. O, hâlâ benim ciğerimin köşesidir.
Karşısındakinin gizli düşüncelerini bilmek, aklından geçenleri anlamak. Bizimi düşünüyormuş? Ben onun ciğerini okurum; o kendinden başkasını düşünmez.
Bir kimseyi büyük ölçüde zarar ve ziyana uğratmak. Söyle ona, beni oraya getirtmesin, gelirsem ciğerini sökerim onun.
İnsana yakışmayan; olgunluğa, yaşa uygun düşmeyen yersiz ve kaba davranışlarda bulunmak. Bir çiğlik edip de toplantıyı berbat edecek diye ödüm kopuyor.
Toplu hâlde bulunan insanların her biri, herhangi bir sebeple bir yana dağılmak. Silâh sesini duyunca çil yavrusu gibi dağılmaya başladılar.
Üzüntü, eziyet, acı ve sıkıntı içinde yaşamak. Annen seni büyütünceye kadar ne çileler çekti biliyor musun?
1. Sıkıntılı bir işin veya durumun sona ermesini beklemek. 2. Tasavvufta bir müridin belli bir eğitim safhasından geçmesi. Çile çıkarmayan mürit olgunlaşamaz.
1. Çok öfkelenmek, olan bitenler karşısında dayanıklılığı kalmayıp taşkınlık göstermek. 2. Çile süresini bitirmek. Ben çileden çıkmadan çabuk terk edin burayı.
Neye uğradığını anlayamayacak kadar kötü duruma düşmek. Bir tokatta cin çarpmışa döndürdü adamı.
Zeki, çok kurnaz, her zaman kendi çıkarını kollayan, çok anlayışlı. Endişelenmeyin; o cin fikirli, o işin de üstesinden gelecektir.
Bir yerin ıssız, ürküntü verir olduğunu anlatmak için kullanılır.
Öfkelenmek, kızmak, çok sinirlenmek. Zorla cinleri başıma topladınız.
Edepsiz, geçimsiz, kaba saba kimsenin tepkisine yol açacak davranışlarda bulunmak. Şu çirkefe taş atıp da başını belâya sokmadan gir içeri!
Çok üşümek, donmak. Çocuklar soğuktan çivi kesmişlerdi.
Bilmediği, aklının kesmediği, yetkisinin dışında bir işe kalkışmak; haddini bilmemek. Kes artık, çizmeden yukarı çıkmaya başladın.
1. Çıbanın patlamak üzere olan tepe noktası. 2. Kötü sonuçların, uygunsuzlukların ana sebebi. Bu işte çıban başı mı olmak istersin?
Türlü kötülüklerin, hile ve düzenlerin karmakarışık bir durumda bulunduğu yer. Daireyi çıfıt çarşısına çevirenler tek tek bulunmalıdır.
Bir alanda yeni bir yol açmak; yeni bir tutum, izlenecek yöntem bulmak. Bilim adamları kanserle mücadelede çığır açmak için kolları sıvadılar.
Yoldan sapmak, doğru ve uygun gidişten ayrılmak, artık düzelemez hâle gelmek. İşler çığırından çıkmadan önlem almalıyız.
Çare, en tutarlı çözüm yolu. Sınıf geçebilmek için tek çıkar yol ders çalışmaktır.
Bir tartışma esnasında etkili söz ve sert davranışlarla düşüncelerini belirtmek. Ani bir çıkış yaparak herkesi şaşırttı.
Çözümlenemeyecek, içinden çıkılamayacak bir duruma düşmek. İşler, hiç ummadıkları bir anda çıkmaza girdi.
Gürültü patırtı, karışıklık ve kavga çıkarmak. Çıngar çıkarmadan oturtun şu kadını.
Çok sessiz olmak, hiç ses çıkarmamak, gürültü yapmamak. Çocuklar korkudan çıt çıkarmıyorlardı.
Önem verilecek değerde olmayan, kolay iş. Dereyi geçmek mi? Çocuk oyuncağı benim için.
Bir işi sık sık değiştirip verilmesi gereken önemde ele almamak, küçümsenir duruma getirip değerinden düşürmek. Ne biçim adamlarsınız siz, bu güzel işi çocuk oyuncağı hâline getirdiniz!
İşin en güç, en önemli, en büyük kısmı bitti, kalanı önemsizdir. Ha gayret çocuklar, çoğu gitti azı kaldı.
1. Esirgemek, bir kimseyi o şeye değer bulmamak. 2. Bir kimsenin yaptığını, davranışını yadırgamak. Gel, çok görme bana bu işi.
Evlenip, çocukları dünyaya gelip, onlarla uğraşır olmak. Vay canına! Daha dünkü çocuktu, bugün çoluk çocuğa karışmış! Zaman ne çabuk da geçiyor.
Genç, tecrübesiz, çocuk denecek kişilerin yönetimi altında yaşar durumda olmak. Ülke çoluk çocuk elinde mi kalacak? Allah korusun!
Güvenilmez, yanlış hesap. Senin yaptığın çömlek hesabı, bir muhasebeciye havale et işi.
Başlayan bir işin birbirine bağlı diğer bölümlerinin kolaylıkla halledilmesi. Hele bir başla sen, bak nasıl çorap söküğü gibi gidecek iş.
Yapılan bir iş ya da hizmette az da olsa çabası, emeği bulunmak. Haydi durmayın, çorbada sizin de tuzunuz bulunsun!
Topluca, hep birden. Halamlara cümbür cemaat gitmeye karar verdik.
Konak, saray gibi büyük binaların ana giriş kapısı. Devletin ileri gelenleri konağın cümle kapısı önünde toplandılar.
Bir yeri kargaşa, şamata, gürültü patırtı ile doldurup kimsenin ne dediğini anlamayacak hâle getirmek. Çocuklar bir dakikada ortalığı curcunaya çevirdiler.
Ataklık etmek, yüreklilikle davranmak. O, hemen herkesin yanında söz söylemeye cüret eden bir yapıya sahipti.
Bir kimseyi suçu işlerken şahitlerle birlikte yakalamak.
1. İşe yaramaz olduğu, sağlam olmadığı anlaşılarak bir yana atılmak. 2. Sağlığı el vermediği için askerlik görevine alınmamak. Çürüğe çıkmak için can atanlar da yok değil bugün.
Tedbirsiz hareket edip, kötü sonuçlanacak bir işe girişmek. Allah kimseyi çürük tahtaya bastırmasın.
Kaba ve seyrek, bol ve ütüsüz. Pantolonun çuval gibi olmuş.
Önemli gibi görünen şeylerden önemsiz bir sonuç çıkması durumunda söylenir.
Hükümete, kanunlara karşı gelerek dağlara çekilmek, buralarda eşkıyalık etmek. Düğünü basanlar dağa çıkmışlar.
Herhangi bir sebepten ötürü birini zorla dağa veya ıssız bir yere götürüp orada alıkoymak. Eşkıyalar, karakol komutanının oğlunu dağa kaldırmışlar; ne istedikleri henüz belli değil.
Yeni bilgilerini, eski bilgilerine katmak; yeni bilgileri zihnine yerleştirmek. Öğrendiği her yeni bilgiyi dağarcığına atmayı ihmal etmedi.
Daha sonradan geldiği bir yere ya da karıştığı bir işte eskiden beri bulunan bir kişinin yerini almaya çalışmak. Şu densize bak hele, dağdan gelip bağdakini kovuyor!
Sıkıntı, üzüntü sebebiyle insanlardan kaçıp ıssız yerlerde yaşar olmak. Annesinin ölümünden sonra dağlara düştü.
Çok büyük güçlüklerin altından kalkmak, ağır işleri başarmak. O, dağları devirir bir adamdır.
1. Karmaşık biçimde yayılıp genişlemek. 2. Soy ya da dostluk yönünden genişleyip yayılmak. Bu mesele daha fazla dal budak salmadan hemen halledilmeli.
Yalan, dolan ve hile ile kötü bir iş yapmak; düzen kurarak gizlice başkasını aldatmak. Yine bir dalavere çevirmesin bu adam!
Çok sık, düşünce ya da konu değiştirmek. Daldan dala konmayı bırak da bir işe sarıl artık.
Hiç hoşlanmadığı şeyleri yaparak birisini öfkelendirmek. Dalıma basıp da beni çileden çıkarma lütfen!
Genişleyip yayılmak, gittikçe büyüyerek karışık bir durum almak. İşi dallandırıp budaklandırmada üstüne yok hani!
Aniden, yersiz olarak (söz söylemek). Damdan düşer gibi söz söyleyince ortalık birbirine girdi.
Biri hakkında kötü bir yargıya varmak. Allah`tan korkmazsan ona hırsızlık damgasını vur da rezil olsun.
Kişiyi korku ve baskı altında tutan büyük ceza tehdidi. Damokles`in kılıcı gibi başımda dikilip durma öyle!
Olay patlak vermek, beklenen ve korkulan sonucun gerçekleşmesi. Dananın kuyruğu bu gece kopacak, inşallah hayır demezler.
Şike; önceden aralarında bir anlaşma olduğu hâlde, sanki böyle bir anlaşma yokmuş gibi davranarak başkalarını aldatmak. Danışıklı dövüş insanların mertlik anlayışını tamamen öldürdü.
Sıkıntılar ve güçlükler içinde geçirilen, geçici kabul edilip sonunda ferahlık umulan durum. Evel Allah bu dar boğazı da aşacağız.
Geçim sıkıntısı çeken, kazancı normal olarak geçimini sağlamaya yetmeyen. Dar gelirli ailelerin çocuklarının çoğu okulu yarıda bırakmak zorunda kalıyorlar.
Sıkıntılar, güçlükler, zorluklar içinde sürdürülen hayat.
Anlayışı, kavrayışı az; yeniliklere açık olmayan. Dar kafalı insanlarla anlaşmak oldukça zordur.
1. Paraca sıkıntıya uğramak. 2. Sıkıntılı, tehlikeli bir durumla karşılaşmak. İyice dara düştük, geçinmekte güçlük çekiyoruz.
Aceleye getirmek, gerektiği gibi zaman ayıramamak. Biraz erken kalkalım da dara getirmeden yapalım işi, güzel olsun.
1. Zor duruma düşmek. 2. Paraca sıkıntı çekmek. Öğretmeninin karşısında darda kalmak istemeyen Ahmet, ödevini yapmayı hiç ihmal etmezdi.
Kavuştuğum başarı ve mutluluğa tüm dostlarımın da kavuşmasını isterim anlamında kullanılır.
Bir şeyi herkesin duyabileceği biçimde ortalığa yaymak. Davul çalıp bizi elâleme rezil etti.
Dedikodusunu yapmak, kınayan bir dille başkalarına anlatmak, alaya almak. Sakın söyleme, yoksa bizi defe koyarlar.
İlişkisini kesmek, yok saymak, adını anmaz olmak, unutmak. Ali`yi defterden iyice sildim.
1. İşine son verilerek bir yerden uzaklaştırılmak. 2. Ölmek ya da öldürülmek. Onun da defterini dürecekler yakında.
İlgiyi kesmek, uğraşmaz olmak, söz konusu işi yapmaz olmak. O defteri kapadık biz, artık soru sormayın.
Bir şeyi, bir kimseyi aşırı derecede sevmek, ona tutkun olmak. Delikanlı o kız için deli divane oluyordu.
Atak, delişmen, delice işler yapan, şımarık. Bırak artık şu deli fişek adamla arkadaşlık etmeyi.
Hiç uyanmadan, çok rahat, uzun süre uyunulan uyku. Bu gece deliksiz bir uyku çekip yorgunluğumu atmak istiyorum.
Bir çalgıya, bir başka çalgı veya sesle eşlik etmek.
1. Çapasını denize atmak. 2. Bir yerde uzun süre kalmak. Gemiler fırtına başlayınca koya girip demir attılar.
Yeni bir işe, ortama, duruma alışmakta zorluk çekmek. Eski işinden ayrılıp, yeni işine başlayınca denizden çıkmış balığa dönmüştü.
Yapılması gereken bir şeyi gerçekleştirmenin yollarını aramak. Sana ne ki o işin derdine düştün?
1. Aynı derdin, sıkıntının içinde bulunanlardan her biri. 2. Bir kimsenin derdini paylaştığı, anlattığı yakın dostu. Onlar yıllar yılı birbirlerinin dert ortağı olarak yaşamışlardı.
Yaptığı (kötü) bir işten dolayı şöhreti yayılmak. Karısına bağırdı diye annesini kapıya attı, bütün civar köylere destan oldu.
Bitmeyen, geçmeyen, unutulmayan büyük kin. Tam anlamıyla bir deve kini besliyordu komşusuna karşı.
Bütüne göre çok ufak bir parça. Onun yaptığı iş devede kulak kalır.
Birisine yapılması çok zor, hemen hemen yapamayacağı bir işi yaptırmaya çalışmak. Senin yaptığın deveye hendek atlatmak, bırak şu garibin yakasını.
Umulmadık, iyi talih; zenginlik, mutluluk getiren talih.
Bir yerde tedirginlik duymak, her an kalkmak durumunu belirtir olmak, huzursuz olmak. İnan, diken üstünde oturuyorum şurada.
İnatçılık etmek, bildiğini yapmaya çalışmak, kimsenin uyarısına kulak asmamak. Biraz daha dikine giderse başına büyük bir belâ gelecek bu çocuğun.
Bir yerde, bir işte bir sebepten ötürü başarı sağlayamayıp uzun süre kalmamak. Bir şeyde dikiş tutturamadı, şimdi boşta gezip duruyor.
Bir yeri, olayı, birinin hareketlerini gizlice ve gözünü ayırmadan dikkatlice izlemek.
Kandırmak, inandırmak ya da yararlanmak için tatlı sözler söylemek. Peşine düşen çocuğu ne kadar dil döktüyse de evde kalmaya razı edemedi.
Çok fazla ve esprili konuşan. Dil ebesi bir adam o, sen onunla başa çıkamazsın.
Bir kimse veya bir şey için kötü söz söylemek. Ben öğretmenime dil uzattıracak adam değilim.
Acı, ağır ve kötü sözün gönülde bıraktığı kırgınlık. Bıçak yarası geçer, dil yarası geçmez demişler.
Her yerde, pek çok kimse tarafından bahis konusu olmak. Ata sözleri dilden dile dolaşarak günümüze kadar geldi.
Hakkında dedikodu yapılmak. Allah kimseyi dile düşürmesin, kadıncağız sokağa çıkamaz oldu.
1. Konuşma yeteneği yokken konuşmak, dillenmek. 2. Dile düşmek. Dile geldi dağlar, avuttu onu!
1. Bir meseleyi belirtmek, ortaya atmak, anlatmak, açıklamak. 2. Birini konuşturmak. Hiç umulmadık bir anda konuyu dile getirdi, hepimizin anlamasını sağladı.
Söylenmesi kolay ama yapılması ortaya konması ya da katlanılması çok güç. Evet, dile kolay, haydi yap da görelim.
Herhangi bir sebepten dolayı konuşamayan kimse, birden konuşmaya başlamış olmak. Dili açıldı çok şükür!
Heyecan, korku ya da bir hastalık sebebiyle söyleyeceğini şaşırmak, karıştırmak, açık olarak ifade edememek. Babasını aniden karşısında görünce dili dolaştı, kekelemeye başladı.
1. Bir sözü doğru ve düzgün söylemeyi becerememek, yanlışsız konuşamamak. 2. Amacını iyi anlatamamak. İnşaallah dilim dönmeden meseleyi anlatır da kurtulurum ondan.
Cansız nesneler, hayvanlar konuşabilseler, bazı olaylara tanıklık edebilseler ne iyi olurdu anlamında kullanılır.
Herhangi bir sebepten ötürü söz söyleyemez duruma gelmek. Sevinçten dili tutuldu bizim kızın.
İncitici, kırıcı sözler söyleyen, saygısız kimse. O uzun dilini bana kestirmeden çek içeri!
Bir sözü söylemeye gönlü razı olmamak. Sana git demeye dilim varır mı sanıyorsun?
1. Önceden söylediği sözü başka biçimlere sokarak inkâr etmek. 2. İnsan konuşurken bazı hatalar yapabilir, doğru ve yanlış herşeyi söyleyebilir.
Sık sık söylemekten bıkmak, usanmak. Size söyleye söyleye dilimde tüy bitti.
Yaptığı bir kabahatten ötürü sürekli olarak, bir kimsenin sitem, eleştiri ve sataşmalarına uğramak. Ne yapmalıyım da dilinden kurtulmalıyım onun?
1. Bir kimsenin dedikodusunu yapmak, kötü tarafını her yerde söylemek. 2. Bir şeyi her fırsatta söyler olmak.
Bir sözü her zaman, yerli yersiz tekrarlamak. Şey sözünü diline pelesenk etmişsin, her cümlenin başında kullanıyorsun.
Sonunu düşünerek gelişigüzel konuşmaktan sakınmak, ölçülü konuşmak, rast gele konuşmamak. Dilini tutmasını bilmeyenlerin başına neler geldiğini sana söylemediler mi?
Büyük bir korku, şaşkınlık ya da sevinç karşısında konuşamaz hâle gelmek. Korkudan neredeyse dilini yutacaktı.
Bir kimsenin sözlerinden açıkça söylemediği bir şeyler olduğu anlaşılmak. Dilinin altında bir şey olduğunu biliyorum ama bir türlü söyletemiyorum.
1. Tam söyleyecekken vazgeçip söylememek. 2. Hatırladığı şeyi söyleyecekken yine unutuvermek. Dilinin ucuna geldi ama utandığı için söyleyemedi.
Her yerde kendisinden, ondan söz edilmek. Cephede gösterdiği yararlılıklardan sonra adı dillerde dolaşır oldu.
Bir olay veya nitelik halk arasında yayılmak. Ona öyle bir oyun oynayacağım ki dillere destan olacak!
Daha iyisini elde etmek uğruna çalışırken elindekilerini de yitirmek. Gel şu işten vazgeç, Dimyat`a pirince giderken evdeki bulgurdan da olma.
Çok sinirlenmek, öfkelenmek, kızgınlık duymak. İnsanı dinden imandan çıkarıyorsun, yapma şu hareketleri!
Dinî inancını yitirmek, mürtet olmak.
Müslümanlık davası yoluna (iş yapmak).
Dinin emirlerini eksiksiz yerine getirmeye çalışan, inancı sağlam olan, dinine çok bağlı. Her Müslüman dini bütün olmak zorundadır.
Para, mal tutamayanın durumunu ya da verimsiz, sonuçsuz bir işi anlatmak için kullanılır. Memurların işi tam anlamıyla dipsiz kile boş ambar, sıfıra sıfır elde var sıfır.
Bir arada yaşayan, çalışan kimseler arasında iyi geçim, güven, sevgi ve anlaşma hâli. Bir aileye önce dirlik ve düzenlik gereklidir.
Daha önce birlikte iş yaptığı, anlaştığı kimseden, artık ihtiyaç duymadığı için yüz çevirmek; bir kimseyi kendinden uzaklaştıracak davranışlarda bulunmak. Onun da dirsek çevireceğini hiç beklemezdim.
Okumak, öğrenim görmek için uzun yıllar çalışmak. Desene boşuna dirsek çürütmüşsün.
Öç almak, kötülük yapmak için fırsat kollamak; öfkesini gösterir durum almak. Bana diş bilediği bakışlarından belli.
Etkisiz kalmak, güç yetirememek, hükmünü yürütüp sözünü dinletememek. Bir çocuğa diş geçiremiyorsun, ne biçim annesin sen!
Kızgınlığını, öfkesini kimi davranışlarıyla belli etmek. Dediğini yaptıramayınca dişlerini gıcırdatmaya başladı.
Güçlü olduğunu, kendine güvendiğini, saldırabileceğini davranışlarıyla belli etmek; tehdit etmek. Biraz diş göstersen hemen yola geleceklerdir.
1. Eskiden sarayda ya da konaklarda zenginlerin iftara çağırdıkları yoksullara verdikleri armağan veya para. 2. Harcadığı emek dışında bir kimsenin fazladan sağladığı çıkar.
Hatırı sayılır, işe yarar, belirtilmeye değer, önemli. Dişe dokunur bir iş yapmışsın, aferin çocuğum.
Yiyeceğinden, içeceğinden vb. ihtiyaçlarından keserek zorla biriktirmek. Seni, dişimden tırnağımdan artırdığım parayla okuttum!
Yapabileceği, gücünün yeteceği, becerebileceği, uygun bir durumda. Tam da dişime göre, onu yenebilirim.
Darlığa, sıkıntıya dayanmak; her türlü zorluğa katlanmak. Biraz daha dişini sıkmalısın, inşallah yakında rahata kavuşacağız.
Çok büyük zorluklara, sıkıntılara, darlıklara katlanarak bütün gücünü kullanıp çalışmak. Biz bu evi dişimizi tırnağımıza takarak yaptık, yıkmalarına izin vermeyeceğim!
Çok az gelmek (yiyecekler için). Açlıktan kırılıyorduk, önümüzdeki yiyecekler dişimizin kovuğuna bile gitmeyecek kadardı.
Dize kadar (yükseklik veya alçaklık için). Çukuru diz boyu kazmışlardı.
1. Dizini yere koyarak oturmak. 2. Teslim olmak. Düşman askerleri önümüzde diz çökmüşlerdi.
Teslim olmak, boyun eğmek, yenilmek, güçlünün buyruğunu kabullenmek. Bizim kitabımızda dize gelmek yoktur!
Kendisine karşı geleni alt ederek buyruğunu dinler duruma getirmek, boyun eğdirmek. İki saatte düşmanı dize getirebiliriz.
Yönetimi ele geçirmek, işi kendisi yönetmeye başlamak. Dizginleri ele almazsak fabrika kargaşa içinde boğulup kalacak, üretim yapılamayacak.
Başıboş bırakmak, sıkı tuttuğu yönetimi gevşetmek. Yönetim, dizginleri salıverince insanlar rahat bir nefes aldılar.
Çok pişman olmak. Çocuklarını küçük yaşta eğitmezsen sonradan dizini döversin.
Korkudan, heyecandan, yorgunluktan ayakta duramayacak hâle gelmek. Yokuşu çıktım ama dizlerimin de bağı çözüldü.
Yalvarmak, kendini küçük düşürecek kadar çok yalvarmak, başını dizlerinin üzerine koymak. Göreceksin, günün birinde dizlerine kapanacak babasının.
Dıştan görünüşü, herkesi imrendirecek kadar güzel ama içyüzü elverişsiz, kötü, sahibini üzücü anlamında kullanılır. Ah bir bilseler işin iç yüzünü, dışı eli yakar, içi beni.
Hiçbir şeyden çekinmeden, sözü eğip bükmeden, dosdoğru, açık açık konuşmak. Dobra dobra konuşan insanları severim.
Henüz ele geçmemiş bir şey, gerçekleşmesi kesin olarak bilinmeyen bir durum için hazırlık yapmak.
1. Bir şey uğruna fazla para harcamak, masraf etmek. 2. Soyunmak, çok açık giyinmek. Düğün yapıyorum diye sakın dökülüp saçılma, yoksa kendini toplayamazsın.
1. Bir işi güçlükle ve sıkıntı içinde sonuca ulaştırmak. 2. Merakla, heyecanla, sabırsızlıkla, sıkıntı çekerek beklemek. İşe geç kalmıştı, yeni araba gelinceye kadar dokuz doğurdu.
Geçimsizliği, hatalı davranışları yüzünden birçok yerden atılmış kimse.
Hile, düzen ve dalavere ile iş yapmak. Yine ne dolap çeviriyor acaba?
Kanıp aldanmak. Ona dolma yutturacağını hiç sanmam!
1. Son hızla (süvari ve at arabası için). 2. Önüne geçilemeyecek biçimde, çok fazla olarak. Kinlerimizi dolu dizgin salıverdik düşmanın üstüne.
İçinden çıkılamayan güç bir durum karşısında söylenir. Her yolu denedim, çözüm yolu bulamadım anlamına gelir.
Sevilmeyen, eli sıkı olan, cimri bir kimseden bir şey alabilmek. Domuzdan bir kıl koparmak kârdır.
Çıplak, üzerinde sadece don ve gömlek var denilecek kadar soyunmuş hâlde. Adamı, don gömlek kalacak kadar soydular.
Tehlikeli bir durumdan hiç zarar görmeden kurtulmak. Nasıl oluyor da, bu adam hep dört ayak üstüne düşüyor?
Her yanı bakımlı, elverişli, güzel, tam istenildiği gibi. Alırsam dört başı mamur bir ev alacağım.
Bir işi yapmak için korku, heyecan, telâş, şaşkınlık içinde sağa sola koşmak, çare aramak. Kadıncağız haberi alır almaz odanın içinde dört dönmeye başladı.
Yapacağı işe büyük bir önem verip özen göstererek girişmek. Başarılı olmak mı istiyorsun, dört elle sarıl işine!
Özleyerek, çok isteyerek, büyük bir sabırsızlıkla beklemek. Annemin yolunu dört gözle beklemeye başladım.
Gösteriş olsun; amaç iş yapıyor görünmek, iş yapmak değil. Güya çalışıyor, dostlar alışverişte görsün!
Umursamamak, beğenmemek, küçümsemek. Yeni alınan elbiseye şöyle bir dudak büküp geçti.
Hayret etmek, şaşırmak. Beni karşısında görünce dudağını ısıracak eminim.
1. Hayran bırakmak. 2. Şaşkınlığa, hayrete düşürmek. Yazdığı son kitabıyla dudak ısırttı herkese.
Bir meselenin sonuçlandırılması için çözülmesi, açıklığa kavuşturulması gereken en güç yanı. Biz işin daha düğüm noktasını tespit etmiş değiliz ki!
Çok sevinç duymak, topluca neşeli bir duruma kavuşmak. Ağabeyim savaştan sağ salim dönünce ailece bayram ettik.
Çok kalabalık ve telâşlı görülen yer. Hayrola, dün akşam sizin sokak düğün evi gibiymiş!
Geride bırakmak, zor duruma düşürmek, birini yıldırmak. Silâhını çeken komutan etrafa duman attırmaya başladı.
Bozmak, ortalığı dağıtmak, yok etmek; yenmek, birine karşı başarı sağlamak. Askerler ortalığı toz duman ettiler.
1. Ortadan kaybolmak. 2. Durumu, düzeni, işi bozulmak. Kötü olmak. Çabuk duman ol buradan, gözüm görmesin seni!
1. Çok taze (sebze ve meyve için). 2. Çok yeni, üzerinden zaman geçmemiş. Şu elmalara bak, daha dumanı üstünde bunların.
Düzen kurup, hileli iş yapmak. Yine ne dümen çeviriyorsunuz siz?
Yön değiştirmek.
Birine bağımlı olmak, birinin tuttuğu yolu izlemek, hemen her şeyde ona uyarak onun istediğini yapmak. Başkasının dümen suyundan gidenler kişiliklerini bulamazlar.
Deneyimi az, toy acemi. Dünkü çocukların aklına ihtiyacım yok benim.
Dara düşmek, felâkete uğramak, umutlarını yitirmek, çok üzülüp acı çekmek. Trafik kazasında kocasını ve iki çocuğunu kaybeden kadının dünyası başına yıkılmıştı.
Bütün insanlar engel olmaya kalksa bile, asla, hiçbir zaman, kim ne derse desin anlamında, yine bildiğini yapma durumu için kullanılır. Dünya bir araya gelse de ben o adamla barışmam.
Ölmeden önce, yaşarken. Dünya gözü ile Almanya`daki kardeşimi bir daha görsem.
Hiçbir şeyle ilgilenmemek, umursuz olmak, sorumluluk duymamak. Sakın `dünya yıkılsa umurumda değil` deme bana.
Bir kenara çekilip toplum ile ilişkisini kesmek, toplumun yaşayışına karışmaz olmak, daha çok ibadetle meşgul olmak ve dünya işleriyle ilgilenmez olmak. Bizim komşu her nedense dünyadan elini eteğini çekti, görünmez oldu sanki.
Çevresinden, çağından ve çağının getirdiklerinden, zamanında yaşanan hayattan haberli olmamak. Sen dünyadan haberi olmayan bir adamsın, ne anlarsın bu işten, lütfen karışma!
Oldukça çok sevinmek. Babası istediği oyuncağı getirince dünyalar onun oldu sanki.
Dünyada insanın başına neler gelebileceğini öğrenmek, zorluklarla karşılaşmak, tecrübe kazanmak. Elbet sen de bir gün dünyanın kaç bucak olduğunu anlayacaksın.
Çok uzak yer. Ali de dünyanın öbür ucunda oturuyor.
İyimser olmak, üzücü durumlara bile iyi gözle bakmak. Bırak artık şu dünyayı toz pembe görmeyi, aç gözlerini!
1. Hiç gereği yokken. 2. Kolaylıkla, hiç emek ve çaba harcamadan. Adam durduğu yerde para kazanıyor, anlamadım bu işi!
Sürekli olarak, ara vermeden, arka arkaya. Yıllar yılı durup dinlenmeden çalıştım sizin için.
1. Birden bire, ansızın. 2. Hiç gereği veya sebebi yokken. Durup dururken bir tokat attı arkadaşına.
1. İşi kimi zaman iyi, kimi zaman kötü olarak güçlükle, uğraşa uğraşa (yapmak). 2. Biriyle yakın ilişki kurarak. Sokak serserileriyle düşe kalka iyice bozuldu, sapıttı.
Umulmadık bir başarı kazanmak. Düşeş attı bizim oğlan, şimdi yanına da yaklaştırmaz kimseyi.
Nisbet yapmak, iyi durum ve başarılarıyla düşmanı kızdırmak ve kıskandırmak. Düşman çatlatmakta da üstüne yok senin!
Düşman olmak, düşman gibi görünüp tavır almak. Yalnız benim değil, bütün ailenin düşmanı kesilmişti.
Bir meseleyi enine boyuna tartmak, konuyu bütün yönleriyle incelemek, iyice düşünüp ona göre davranmak. Acele etme, düşünüp taşın öyle karar ver.
1. Yakın arkadaşlık etmek. 2. Yasa ve gelenek dışı kadın ve erkekle birlikte yaşamak veya sık sık bir araya gelmek. Seni bu hâle getirenler düşüp kalktığın arkadaşlarındır. Hâlâ anlamadın mı?
Susmak; konuşkanlığını, sevincini, neşesini yitirmek; sesi çıkmaz olmak. Onu dut yemiş bülbüle döndürmezsem bana da Hasan demesinler!
Gülünç, tuhaf, daracık ve kısacık giyinmiş kadın. Sana hiç yakışmamış, düttürü Leylâ gibi olmuşsun.
Ölmezsem, ömür yeterse. Ecel aman verirse torunumu da görürüm.
Çok korkmak, heyecan içinde bulunup terlemek, korku ve bunalım içinde olmak. Köprüden geçerken ecel terleri döktüler.
Ölmek, sonu gelmek, yok oluş vakti gelmek. Herkesin eceli gelecek ve bu dünyadan göçecek.
Ölümüne yol açacak kadar tehlikeli işlere girişmek. Bırak o silâhı elinden, eceline mi susadın sen?
Çarpuk çurpuk, eğri büğrü, düzgün yanı olmayan, çirkin bir biçim almış bulunan. Eciş bücüş bir yazıyla karşılaşınca şaşırdı.
Bir işe yaramayan, konuyu açıklamaya yetmeyen, gerçeği yansıtmayan süslü, parlak ve gereksiz sözler söylemek. Edebiyat yapmaya amma da meraklı bir insanmış.
Sıkıntıyı gidermek, üzüntüyü yok etmeye çalışmak. Sahile efkâr dağıtmak için inmiş olmalı.
Kötü düşünce besleyerek bakmak. O, hiç kimseye eğri gözle bakmazdı.
İşinden çıkarmak veya atmak. Adamı durup dururken ekmeğinden ettiler.
Birinin yararına göre eylemde bulunmak, istemese de birinin işine yarayacak biçimde hareket etmek. O işi bana vermemekle yabancıların ekmeğine yağ sürdün sen.
Geçimini temin edecek, ihtiyaçlarını karşılayacak parayı kazanmak. Kaygılanma, ekmeğini kazanmasını bilir o.
En zor işleri bile yapıp geçimini sağlayacak beceriklikte olmak, her türlü işi yapmak. Ekmeğini taştan çıkaran insanların arasına katılmakta gecikmedi.
Kendisi kazanmayıp başkalarının kazancı ile geçinen kimselerin durumunu anlatmak için kullanılır.
Çalışıp para kazanılan, geçim sağlayan iş yeri. O dükkân benim ekmek kapım, asla satmam, satamam onu!
Kazanç, geçinmek için kazanılan para. Ekmek parası kolay kolay kazanılmıyor.
Somurtkan, asık yüz. Onun ekşi yüz göstermeye hakkı yoktu.
Ufak tefek ihtiyaçlar. İkramiye ile eksiği gediği kapadılar.
1. Dilenmek. 2. Başkasının yardımını almak için yalvarmak. İhtiyarlayıp da el açacağı hiç aklına gelmemişti.
Kimsenin haberi olmadan, gizlice. Parayı el altından verdi.
1. Bir işe girişmek. 2. Birisinin işine karışmak. Üstüne vazife olmayan işe el atma sakın!. .
Ortalıkta kimse kalmamak, ıssızlaşıp sessizleşmek. Bu iş ancak el ayak çekildikten sonra yapılır.
Yemin etmek, kutsal bir şey üzerine el koyarak ant içmek. Kur`ân`a el basarım ki bu işi ben yapmadım.
1. Bir işi çok çabuk yapabilme ustalığı. 2. Hilesini kimseye sezdirmeyecek biçimde yapabilme. Adamın cebinden el çabukluğu ile cüzdanı çekiverdi.
1. Masrafla para birbirine denk geldi. 2. Yapılan işin sonunda ne kâr ne de zarar edildi. Alışverişten el elde baş başta döndü.
Güçleri birleştirip işbirliği yapmak, yardımlaşmak. Bu yolu ancak el ele verirsek yapabiliriz.
1. Elle yapılan işe harcanan emek. 2. Elle yapılan çalışmanın karşılığı. El emeğinin karşılığı değildir bu para.
Küçük, küçücük. El kadar çocuk işime karışamaz benim.
1. Kendisinden büyüğe vurmak için elini kaldırmak. 2. Bir şey söylemek istediğini, oy verdiğini elini kaldırarak belirtmek. Sen ne cüretle babana el kaldırırsın!
1. Bir kızın gelin gittiği ev. 2. Yabancıların memleketi, evi, yurdu. Yıllarca el kapılarında çalıştım durdum.
1. Bir meselenin yetkili organlarca incelenmeye başlaması. 2. Buyruğu altına almak, hükümetçe uygun görülen mal, arazi ve kuruluşa hâkim olmak. Hükümetin el koyduğu arazi burdan başlıyor.
1. Yabancı. 2. Damat. El oğluna güvenme sakın!
1. Dokunmamak, hiç değmemek. 2. Yapımına başlamamak. İşe el sürmeye vakit bulamadım daha.
Çok değer verilip sevilmek, kendisine büyük ölçüde saygı gösterilmek. Dedem ailemizde el üstünde tutulurdu.
1. Birine yardım etmek. 2. Dokunmaya, almaya çalışmak. O bizim bir yakınımız, ona elimizi uzatmalıyız hemen.
Tahminlerine, sezgilerine dayanıp elle yoklayarak. El yordamıyla kibrit kutusunu buldum.
Parasını, malını, tüm varlığını harcayıp bitirmiş olmak. Elde avuçta bir şey kalmayınca ne yapacağını şaşırdı.
1. Bir şeye sahip olmak. 2. Bir kimseyi kendi yanına çekmek. Onun gibi dürüstleri elde edemezsin, boşuna uğraşma.
1. Bir malın satılmayıp geride kalan kısmı. 2. Harcanandan arta kalmış olmak. Şu kasadaki üzümler elde kaldı.
Yaşlılık, hastalık sebebiyle iş yapamaz, yürüyemez, kendi işini göremez duruma gelmek. Allah kimseyi elden ayaktan düşürmesin.
Malı olmaktan çıkmak. O arsa elden çıktığı için üzüldüm.
Az kullanılmış. Elden düşme bir araba aldı.
Pek çok kişi tarafından kullanılmak, bir çok sahip eline geçmek. Elden ele dolaşan atı nihayet geri almayı başardı.
Eksiklikleri düzeltmek, onarmak; denetlemek için pek çok şeyi ele alıp yoklamak, gözden geçirmek. Yaptığın işi bir daha elden geçir.
Bir şeyi yitirmek, ondan yoksun kalmak. Bütün mal mülk bir hiç uğruna elden gitti.
1. Bir şey üzerinde çalışmaya başlamış olmak. 2. İncelemek, araştırmak veya tenkit etmek. Konuyu yeni baştan bir daha ele alalım.
1. Şımarık davranmak. 2. Söz dinlememek, kural tanımamak, zapt edilememek. Sen ne ele avuca sığmaz bir çocukmuşsun meğer.
Sahip olmak, kaçan bir kimseyi yakalamak. Şu toprak parçasını da ele geçirdik mi işimiz tamam demektir.
Bulunduğu yeri haber vererek suçluyu yakalatmak. Katili ele vermeyi kafasına koyarak sokağa çıktı.
Titizlikle seçmek; iyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı birbirinden ayırmak. Şu dosyayı bir daha elekten geçirin.
Cömert, çok para harcayan, sakınmadan para verebilen. Eli açık olan insanları severim.
1. Oldukça yavaş iş yapan. 2. Vurunca çok acıtan. Eli o kadar ağırmış ki enseme gülle düştü sandım.
1. İstediği anda ele alıp kullanabileceği bir yerde bulunmak. 2. Buyruğunda olmak. İyi bir usta, araç ve gereçlerinin elinin altında olmasını ister.
1. Korku, heyecan ve üzüntüden ne yapacağını bilemez duruma gelmek, donup kalmak. 2. Çok üşümek. Haydi elimiz ayağımız buz kesmeden girelim içeri.
İş yapabilecek güçte olmak, bedenî gücü var olmak. Çok şükür şimdilik elimiz ayağımız tutuyor.
Kavgacı, şirret, edepsiz. Onun eli bayraklı bir kadın olduğunu daha yeni anladınız.
Çaresiz kalmak, bir şey yapamaz duruma gelmek, başarısızlığa uğramak. Tek hayvanın öldüğünü görünce eli böğründe kaldı.
Cömert, esirgemeyen, çok para ve eşyası olan. Duyduğumuza göre Hasan Çavuş eli bol bir insanmış.
Umduğunu alamadan geri dönmek. Eli boş döneceği hiç aklıma gelmezdi.
Süratli iş gören. Eli çabuk adamlara ihtiyacımız var.
Cimri olmak, para harcamaya kıyamamak. Ondan da yardım istediler, ancak eli cebine bir türlü gitmedi, arkasını dönüp uzaklaştı.
Geçimi için para sıkıntısı çeken. Eli darda insanlara yardım etmek insanlık borcudur.
Bir işi yapmaya zaman bulamamak. Odanı temizlemeye elim değmiyor.
İncitmeden, can yakmadan iş gören. İğneyi Hatice hemşireye vurdurun eli hafiftir onun.
1. Yazı yazmayı bilmek. 2. Düşüncelerini derli toplu güzel bir ifade ile yazabilmek. Elin kalem tutmaz mı senin?
Kolay para harcamayan, cimri, çok tutumlu. Bu kadar eli sıkı bir adam olmak zorunda değilsin.
Hırsız, fırsat buldukça bir şeyler aşırmaktan geri kalmayan.
Bir işi yapmaya gönlü razı olmamak. Bulaşıkları yıkamaya bir türlü elim varmıyor.
Bir işe eli alışkın olmak, bir işi yapabilecek el becerisi bulunmak.
Cahil, okuması yazması yoktur. Ona mı akıl danışıyorsun, elifi görse mertek sanır o.
Çabuk iş yapamamak. Bırakın onu, elinden iş çıkmaz birine ihtiyacımız yok.
1. Destek olmak, ilerlemesi için yardımda bulunmak. 2. Yürümesine, kalkmasına, inmesine, çıkmasına yardım etmek. Hayatım boyunca elimden tutan olmadı.
1. Birine muhtaç olmak. 2. Yakalanmak. 3. Düşmanın ya da kendisine hıncı bulunan birinin hâkimiyetinde kalmak. Düşmanın eline düşmemek için bir yol bulmalıyız.
Sözü edilen kişi, değerce ondan çok geride. Sen hamur açmakta Fatma`nın eline su dökemezsin.
Hızlı davranmak, acele etmek. Elimizi çabuk tutup şu kömürü yağmura yakalanmadan taşıyalım.
Birini öldürmek veya yaralamak. Zavallı çocuk, boş yere elini kana buladı.
Bir işten sonuç almaksızın dönmek, gelirken hiçbir armağan getirmemek.
Pervasızca, çekinmeden, kimseden korkmadan dolaşmak. Bunca ağır suç işlemesine rağmen elini kolunu sallaya sallaya gezmesi şaşılacak şey doğrusu.
Çok nazlı olmak, evde hiçbir iş yapmamak, zor işlerden kaçınmak. Ne kadınmış o da, elini sıcak sudan soğuk suya soktuğunu görmedim daha!
Anlamadığı, bilmediği, beceremediği işleri yapmaya kalkışmak (kadınlar için).
Aradığı şeyi söylenen yerde çok kolay bulmak. Onca şeyin arasında küçücük düğmeyi eliyle koymuş gibi buluverdi.
Çok açık, gizli bir tarafı yok. Şu zamana kadar elle tutulur gözle görülür bir iş yaptın mı sen?
Bir şeyin yapılmasında kendisinin de katkısı bulunmak. Şu caminin yapımında kimlerin emeği geçmedi ki.
Bir şeyin meydana gelmesi için özenle ve çok çalışmak. İyi bir sonuç mu almak istiyorsun? Emek ver, gayret et.
Kendisine emredilen işi yapmak zorunda olan kimse. Emir kulu olmak o kadar da kolay değil.
Nihayet, en sonunda. Eninde sonunda onu bulacağım.
1. Her yönü ile, eksiksiz, bütün ihtimalleri göz önünde tutarak. 2. İri yarı, gösterişli (adam). Şu meseleyi enine boyuna bir kez daha düşünelim.
Yemek, içmek ve keyfine bakmak, hiç iş yapmamak. Ense yapmayı bırak da biraz işle ilgilen.
Parası çok, varlıklı, sözü geçer, ödeme gücü yüksek (kimse). Neden şu ensesi kalın adamlardan yardım istemiyorsunuz.
Sıkıştırıp tedirgin etmek, eziyet etmek. İşlerin yavaş gittiğini gören patron işçilerin ensesinde boza pişirmeye başladı.
Yakalamak. Bir hamlede ensesine yapıştı çocuğun.
Ne zaman olsa, mutlaka. Er geç onu bulacağım.
Dikkate almamak, sözleri arasında o konuya dokunmamak. Borç meselesini es geçmesine fırsat vermeyin.
Adı anılmamak, değer verilmemek. Onun buralarda hiç esamisi okunmaz.
İşini güvenli kılacak önlemler almak. Ne demişler; Eşeğini sağlam kazığa bağla, sonra Allah`a ısmarla.
Büyük, iri; aşırı derecede gelişmiş. Eşek kadar oldu ama hiç söz dinlemiyor.
Ağır, hoşa gitmeyen, incitici, kaba şaka. Ben eşek şakasından hiç hoşlanmam.
Adamakıllı, çok ve iyi dövmek. Eğer aklını başına toplamazsan seni eşek sudan gelinceye kadar döveceğim, anladın mı?
Bir isteğinin yerine getirilmesi için bir kimseye yalvarmak, önünde eğilmek. İnsanların eşiğine yüz sürülmemesi gerekir.
Bir işi yaptırmak, gördürmek için bir yere çok gidip gelmek. Şu köy yolu için hükümet eşiğini aşındırıp durduk.
Bağırıp çağırmak, öfke ile atıp tutmak. Davet edilmediğini öğrenince esip savurmaya başladı.
Devir değişti, eski durumların, tutumların bir önemi kalmadı.
Eski olayları, işleri bir çıkar umuduyla tekrar ele almak, yeniden gündeme getirmek. Eski defterleri karıştırmayı bırak artık.
Hiçbir şey değişmemiş, eski durumda kalmış. Köy aynı, insanlar aynı, eski hamam eski tas.
Yeniliğe açık olmayan, yaşayış ve düşünce itibariyle eskiye bağlı. Eski kafalı insanlar gittikçe azalıyor mu ne?
Tecrübeli, görmüş ve geçirmiş, mesleğini iyi bilen, hileyi ve düzeni deneyimi sayesinde hemen anlayan. O da eski kurtlardandır.
Yaşlılığına rağmen dinçliğini, dayanıklılığını hâlâ sürdüren, gücünü kaybetmemiş kimse. Sen eski topraksın, bizim gibi birkaç genci daha cebinden çıkartırsın.
1. İş görecek kimsenin uysal davranacağı, aksilik çıkarmayacağı zaman. 2. Bir işin olumlu yola girmesi için en uygun zaman. İzin alabilmek için müdür beyin eşref saatini kollamaya başladı.
Akılsız, anlayışı az, kavrayışı kıt olan.
Sıkı bir ilişkiye girmek, birbirinden kopmamak.
Telâş, korku ve heyecandan yürüyüşünü ve yapacağı işi şaşırmak.
1. Bir kimsenin manevî desteğini istemek. 2. Varlıklı, sözü geçer bir kimseden yardım ve himaye istemek. Korkudan annesinin eteğine yapıştı.
Yaltaklanmak, dalkavukluk etmek; birine yaranmak için katına çıkıp o kimsenin eteğini öpme davranışı içinde olmak. Bu makama etek öpe öpe çıktı soysuz herif.
Çok telâşlanmak, heyecanlanmak. Babasını parkta göremeyince etekleri tutuşmaya başladı, yoksa gelmeyecek miydi?
Çok sevinmek, işler yolunda olmak. Yazılı sınavı umduğundan iyi geçen Halit`in etekleri zil çalıyordu.
1. İmkânları, parası az. 2. Çelimsiz, zayıf, küçük. Ona baskı yapma, zavallının eti ne butu ne?
Çocuk velilerinin öğretmene ya da ustaya çocuğun eğitiminde kendine tam yetki verdiğini anlatmak için söylenir.
Kendini alâkadar etmeyen meselelerden, toplumu derinden etkileyen olaylardan uzak durmak, kaçınmak ve hiçbiriyle ilgilenmemek. Kendine sahip çık, sakın etliye sütlüye karışayım deme oğlum.
İstediğini elde etmek amacıyla bir kimsenin, bir şeyin yanından ayrılmamak, ona aşırı ilgi göstermek. Çocuklar Nasreddin Hoca`nın etrafında dört dönmeye başladılar.
Yaptığı bir kötülüğün cezasını görmek.
Ayrı bir eve çıkmak, yerleşmek. Evlendikleri günün ertesinde ev açmaya karar verdiler.
Yaşı ilerleyen kızın evlenememesi. Evde kalmak korkusu zavallı kızı yiyip bitiriyordu.
Önceden tasarlanan, düşünülen bir iş umulduğu gibi gitmemek, başka bir yönde gelişmek. O kadar uğraştık ama evdeki hesap çarşıya uymadı, bu paraya istediğimiz gibi bir ev bulamadık.
Kaybettiği bir şey için çok üzülmek. Bahçeye diktiği güllerinin dipten sökülüp atılması evlât acısı gibi içine çökmüştü.
Her işe uyar, her işe yarar, ince işler için de kaba işler için de kullanılabilir.
Peygamber Hz. Eyyub` un başına gelen hastalığa sabredip, bundan dolayı şikâyet etmemesi; güçlük ve üzüntülere, hastalığa karşı sabretmesinden hareketle, en ağır ve sürekli üzüntülerden bile yakınmayanın büyük ve uzun sabrını anlatmak için kullanılır.
1. Razı olmak, kabul etmek. 2. Ayrılırken Allah`a ısmarladık anlamında kullanılır.
Minnet altına girip boyun eğmemek. Aç kaldı, susuz kaldı ama kimseye eyvallah etmedi.
İncelemeden, özenmeden, gerekli olan bilgiyi almadan, gelişi güzel iş yapmak. Ben sana ezbere iş görme demedim mi?
Güç bir duruma düştüğünü, utandığını, sıkıldığını davranışlarıyla belli etmek. Hiçbir insanın karşımda ezilip büzülmesine tahammülüm yoktur.
Tuzağa düşmek, aldatılmak. Beni nasıl faka bastırdılar anlayamadım bir türlü!
Bir yer ıssız olmak, kimseler bulunmamak. Koca köyde fareler cirit atıyordu.
Gözüne çarpmak, orada bulunduğunu anlamak, fark etmek. O kalabalıkta senin farkına varacaklarını sanmıyorum.
1. Bir işin tamamen bozulması, durup ilerleyemez olması. 2. Hastalık sebebiyle organlarının bir kısmı çalışamaz duruma gelmek, kötürüm olmak. Yaptığımız işin felce uğramasından korkuyorum.
Hayatta çok günler görmüş, acı tatlı olaylar yaşayıp tecrübe kazanmış, olgunlaşmış. O ihtiyar mı? Feleğin çemberinden geçmiş biridir o.
Telâşla, hemen her köşeye bakarak heyecanla aramak. Bütün her yeri fellik fellik aradım ama bıçağı bulamadım.