Bu yolda beraber yürüdük fırtınaya doğruWe'll walk this road together through the storm
Menajerimi ara ve turumu iptal et. Kılıçların Fırtınasını okumalıyım.I like Robb Stark but I like the dwarf more.
Sigarayı fırlattı, öne oturdu ve ben arkaya otrudum.He threw his cigarette out as he got on the front, and I climbed in the back.
İleriye fırladık, pistte sektik ve uçak sonunda kalktı.Rammed it forwards. Bounced down the runway. Just took off.
[Ringo davul fırçasıyla yumuşakça hi hat'e vuruyor][Ringo plays drum brush on hi hat, softly]
Daha zevkli olan diğer fırsatın maliyeti. ne olabilir?Now what is the hedonic opportunity cost on spending six billion pounds on those railway tracks?
Pazarlama satın almayı artırmak için yeni fırsatlar yaratmada oldukça iyi.Now, marketing has done a very, very good job of creating opportunities for impulse buying.
Şu ana kadar tasarruf etmek için bir fırsat yaratmadık.Yet we've never created the opportunity for impulse saving.
Groupon günlük fırsatlar piyasasını tek başına yaratmıştır.Groupon single handedly created the daily deals market.
Şimdi sarkacı yörüngesel bir şekilde fırlatıp öndekilerin ayakkabılarını boyamaya çalışacağım.I'm just going to throw this into an orbit and see if I can paint everybody's shoes in the front.
Bu, bir hedef üzerine odaklanma ve çok fazla hasara sebep olma fırsatını verir.It gives an opportunity to focus on a target and do a lot of damage.
Bu nedenle, kötü giden ilişkilerini Gerçek'i keşfetmek için bir fırsat olarak kullan.So, use even your bad relationships as opportunities to discover the true.
Şöhret saf altındır fakat üniversitelerinizi bu fırsatı yakalamaları için özgürleştirmelisiniz.That reputation is pure gold, but you have to liberate your universities to seize that opportunity.
Suçlama tek bir fırsat bile yaratmaz.Blame doesn't create a single opportunity.
Ama onun kendisi bu fırtınaya yakalanmaz.But it itself is not caught up in that storm.
Malcolm bu programın bir fırsat olduğunu düşünmüştü.Malcolm saw the television program as an opportunity.
İnsanların nadiren gözden kaçırdığı bir bulu türü ise: kümülonimbuss fırtına bulutudur.One cloud that people rarely miss is this one: the cumulonimbus storm cloud.
Başka türlü 40 yıl çalışıp bu tür bir fırsatla asla karşılaşamayabilirler.Otherwise they have to work for 40 years and never get that opportunity.
Peki, bu bir fırsat mı?Is it an opportunity?
Fırçanızı bu şekli oluşturmak için yavaşça vurarak kullanın.Fırçanızı bu şekli oluşturmak için yavaşça vurarak kullanın.
Bittiğinde bir fırça alın ve bu dumanlı görünümü yaratmak için yayın.Bittiğinde bir fırça alın ve bu dumanlı görünümü yaratmak için yayın.
Boğucu bir etki yaratana kadar fırçalamaya devam edin.Boğucu bir etki yaratana kadar fırçalamaya devam edin.
Ne kadar fırçalarsan, o kadar çarpıcı görünür.Ne kadar fırçalarsan, o kadar çarpıcı görünür.
Vee alnınıza da kırmızılaştırmak için fırçanızda kalanı kullanın.Vee alnınıza da kırmızılaştırmak için fırçanızda kalanı kullanın.
Haleluya! Bu mucize dolu programı Tonight Show'da tekrar yayınlama fırsatım oldu.I was able to arrange another broadcast of the miracle crusade, on the tonight show.
Bazılarının ipucunu vermiştim : Eğitim ve ekonomik fırsatlar.I've hinted at them: education and also economic opportunity.
Ekonomik fırsatlarla, değişim sağlanabilir.With economic opportunity, it can be transformative.
Ben de arabanın önüne fırladım ve o da bacaklarımın üzerinden geçti.I flew out in front of the car, and then he ran over my legs.
Ona çarpan olursa, sokağa sakın fırlama."If it's hit, don't cross the street."
Doğruluğun, adaletin, fırsatın ne olduğunu biliyoruz.We know what fairness and justice and opportunity look like.
Yaratıcı çocuklar, entellektüel çocuklar ve fırsata hasretler.-- inventive kids, intellectual kids -- and starved of opportunity.
Benimki fırıncı Bayan Kazu'ya.Mine is Ms Kazu in the bakery.
Dikkat ederseniz, sanki Snoopy çizgi-bantından fırlamış gibi görünüyor.Notice it looks like something out of a Peanuts cartoon.
Bir fırsat görüyorsunuz ve onu elde etmek için ne yapacağınıza karar veriyorsunuz.You see an opportunity and you decide what you're going to do to try to seize that.
Biliyorsunuz, birkaç sene önce Danny Hillis ile tanışma fırsatım olmuştu.You know, I was very fortunate to meet Danny Hillis a few years ago.
Bu dördü bir fırıldak ile bağlanmış durumda; onları ayıramazsınız.Those four are locked in a pinwheel; you can't get them apart.
Neden bu sorunu psikolojik olarak çözmemize fırsat verilmedi ?Why were we not given the chance to solve that problem psychologically?
Yani krizler fırsatları doğuruyor.So crisis leading into opportunities.
En muazzam tsunami mütiş fırtına üzerimize çörekleniyor.The most massive tsunami perfect storm is bearing down upon us.
Ve bu adamın büyükbabası kutup gecesinden veya kar fırtınasından korkmuyormuş.So, this man's grandfather was not intimidated by the Arctic night or the blizzard that was blowing.
Rodmond başını o'er yanılmaz dikenli çelik askıya alması ve her fırsatta katılır. "Rodmond unerring o'er his head suspends The barbed steel, and every turn attends."
"Ah, nadir eski Balina, onun okyanus ev ortalarında fırtına ve fırtına olacak"Oh, the rare old Whale, mid storm and gale In his ocean home will be
Boğuk bir sessizlik, hüküm sadece kırık fırtınanın çığlıkları kez.A muffled silence reigned, only broken at times by the shrieks of the storm.
Neredeyse tüm yüksek iniltileri yukarıda kabarmış bu ilahi, şarkı katıldı fırtına.Nearly all joined in singing this hymn, which swelled high above the howling of the storm.
Korkunç bir fırtına geliyor, gemi kırmak gibidir.A dreadful storm comes on, the ship is like to break.
Tanrı onları demlenmiş zaman suların üzerine yağ dökmek istiyor ona vay haline! fırtına!Woe to him who seeks to pour oil upon the waters when God has brewed them into a gale!
Bu açılım bir diğer harika fırsattır.That's another wonderful opportunity that's opening.
Ateşli bir şekilde aç kalbini onun ayaklarına fırlatabileceği anı bekledi.She feverishly awaited the moment when she could throw her hungry heart at his feet.
Hiç fırsatı kaçırmadınız değil mi?You don't miss any opportunity, do you?
Antik Yunanlıların'da bir adım ötesine geçme fırsatımız var.I think we have the opportunity to one-up the Greeks.
Bir problemle karşılaşırlar, veya bir fırsat görürler.They looked at a situation. They see a problem or maybe they see an opportunity.
Ve sizin tek düşünebildiğiniz sadece o iyileşme fırsatı olur, değil mi?And all you can think about is that opportunity for growth, right?
Onu fırlatmak yerine, insanlar bunun bir krump hareketi olduğunu düşünür.And instead of throwing it out, people would think that's a krump move, that's a krump move.
Onu fırlatacaksın, daha sonra tutacaksın.You're going to throw it out, you throw it out, and you hold it.
Yatmadan önce dişlerimi fırçalamamı söylemek için!To tell me not to forget to brush my teeth before bed!
...ve elektrikli diş fırçası setini de yanında götürdü.She took the entire family set of electrical toothbrushes...
Sonra beni fırlatacak, ben de ta en başına... ...başladığım yere geri döneceğim.Snap! And I'll just go back... To where I started off originally.
Dişlerimi düzenli olarak fırçaladım.And I brushed my teeth diligently.
Bu aletleri çeyrek saniye aralıklarla fırlatacak bir sistem kuruyorlarThey're building a system that ejects these at quarter-second intervals.
Ki bu sayede böylece fırlatabiliriz.So we can throw it out like that.