Onun çok acelesi vardı.She was in a great hurry.
O acı acı ağladıShe cried bitterly.
O kapıyı açar açmaz bir kedi dışarı kaçtı.As soon as she opened the door, a cat ran out.
Kapıyı açar açmaz bir kedi dışarı koştu.As soon as she opened the door, a cat ran out.
O, çabucak mektubu açtı.She opened the letter quickly.
Buradan aceleyle ayrıldı.She left here in a hurry.
Aşk pek çok kişinin acılarından yapılmış bir haptır.Love is a pill made from a great many people's sufferings.
Yavaşça acele et.Hurry slowly.
Kazuko göğsünü açtı ve bebeği besledi.Kazuko bared her breast and fed the baby.
Onun yalan söylediği açık.It's obvious that he lied.
Eğer çok uyursan, acıkacaksın.If you oversleep, you'll end up hungry.
Onun açıklamasını hatırlayamıyorum.I can't remember his explanation.
Öğretmen resimleri kullanarak teorisini açıkladıThe teacher explained his theory using pictures.
Aç köpek yavruları sokakta havlıyor.Hungry puppies are barking on the street.
Lütfen ye. Açsın, değil mi?Please eat. You're hungry, aren't you?
Acele etmek hataların yapılmasına yol açar.Hurrying leads to mistakes being made.
Eğer açsan, her şeyin tadı iyidir.When you're hungry, anything tastes good.
Evden ayrıldığımda gökyüzü açıktı.The sky was clear when I left home.
Hangi dişin acıyor?Which tooth hurts?
Hangi diş acıyor?Which tooth hurts?
Ben açım.I'm hungry!
Karnım aç!I'm hungry!
Karnım acıktı!I'm hungry!
Sabah kahvaltısı için bir şey yemediğimden dolayı şimdi çok açım.Since I didn't eat anything for breakfast, I'm very hungry now.
Sonunda ona teslim oldu ve sırrı ona açıkladı.At last, she gave in to him and told him the secret.
Acele edin! Etmezseniz, geç kalırız.Hurry up! If you don't, we'll be late.
Bileğim ve ön kolum acıyor. Bence karpal tünel sendromunun acısını çekiyor olabilirim.My wrist and forearm hurt, I think I might be suffering from carpal tunnel syndrome.
Ben kapıyı açık bıraktım.I left the door open.
1685 itibariyle Fransızların beşte dördü açıkça okuma yazma bilmiyordu.Four fifths of French were frankly illiterate towards 1685.
Karnım acıktı çünkü kahvaltı yapmadım.I am hungry because I did not eat breakfast.
Acımasızlık, Tanrı'nın ilk özelliğidir.Cruelty, it's the first attribute of God.
Acele etmene gerek yok.You don't need to hurry.
İnsanlar aç gözlüdür.Men are greedy.
Onun hasta olduğu açıkça görünüyor.It seems obvious that he is sick.
Onun bir dahi olduğunu herkese açıktır.It's obvious to everyone that he's a genius.
O, yalnız kalınca mektubu açtı.As soon as he was left alone, he opened the letter.
Biz piknik için dışarıda iken, bizim evin kilidi bir hırsız tarafından açıldı.While we were out for a picnic, our house's lock was picked by a thief.
Bu, açık ara farkla bunların hepsinin en iyisidir.This is by far the best of all of these.
Üniversite kütüphanesi şimdi açık mı?Is the university's library open now?
TV açık.The TV's on.
Açıkçası senin kendi çabalarınla hayatta ilerlemen gerektiğini kabul ediyorum.Obviously I agree that you should advance in life through your own efforts.
Bugün tıka basa ye ve yarın acından öl.Stuff today and starve tomorrow.
Midesi dolu olan bir insan kimsenin aç olduğunu düşünmez.A man with a full belly thinks no one is hungry.
Bu cümle açık bir şekilde yazılmadı.This sentence isn't written clearly.
Onun yeşil gözleri ve açık kahverengi saçı var.She has green eyes and light brown hair.
Onlarla birlikte gitmek istersen acele etmelisin?If you want to go with them, you must hurry.
Haydi çocuklar, acele edelim.Come on, guys, let's hurry.
Acele ile öğle yemeği yedim.I ate lunch in a hurry.
Açıkça söyleyin.Say it clearly.
Gökyüzü açıktır.The skies are clear.
Gökyüzü açık.The sky is clear.
Bu açık bir gün.It's a clear day.
"Olduğun yerde yağmur yağıyor mu? " " Hava açık. ""Is it raining where you are?" "It's clear."
Ben çok açım.I'm very hungry.
Açıkça konuşun.Speak clearly.
Açık konuş.Speak clearly.
Acele et. Lütfen bana yardım et.Hurry. Please lend me a hand.
Dişçi "Ağzını aç" dedi."Open your mouth" said the dentist.
Aç mısın?Are you hungry?
O uyanır uyanmaz müziği açacağız.As soon as she wakes up, we'll turn on the music.