Tom içgüdüsüne güvenmeliydı.
Tom should've trusted his instinct.
Tom'un ilk içgüdüsü kaçmaktı.
Tom's first instinct was to run away.
O bir çaba gidelim; onun içgüdüsü buna karşı idi.
He let go by an effort; his instinct was all against it.
Snow uzun bir süre herkesin göz ardı ettiği bu içgüdüsü ile çalıştı.
And Snow labored for a long time with this great insight that everybody ignored.
Pelerinin sahibinin ihtişamını yansıtma içgüdüsüyle işlendiğini görüyoruz. .
It must have been quite a sight to see.
Saldırganlık, çocuk yetiştirme, seks... ...ve liderleri takip etme içgüdüsü.
Aggression, child rearing, sex... ...the willingness to follow leaders blindly.
Fakat önceleri sadece amigdalanın korku içgüdüsüyle ilgili olduğu düşünülürdü.
Ultimately, he found solace in the instinct of self-preservation.
Korku ve yaşama içgüdüsüyle hayatta kalmaya çalışan askerler umutsuzca bir bekleyiş içindedir.
Those who seek political asylum in Italy fear for their very survival.
içgüdüsü ile daha fazla örnek cümle →