Bir yere gitmek için bir otobüse binmek zorundayım.I have to take a bus to go anywhere.
Ben tost makinesini tamir etmek zorunda kaldım.I had to fix the toaster.
Hoşlansan da hoşlanmasan da onu yapmak zorunda kalacaksın.You'll have to do it, whether you like it or not.
Onlar sana niçin yaşamak için İngilizce öğrenmek zorundasın diyorlar?Why do they say you have to learn English to survive?
Sen sadece kapının önünde durmak zorundasın. O kendi kendine açılacak.You have only to stand in front of the door. It will open by itself.
Ama sonuna kadar kalmak zorunda değilsiniz.But you don't have to stay to the end.
Keşke bunu sana söylemek zorunda olmasam, fakat...I wish I didn't have to tell you this, but ...
Saat kaçta çıkış yapmak zorundayız?What time do we have to check out?
Hiçbirimiz gitmek istemiyor fakat ya sen ya da karın gitmek zorunda.None of us want to go, but either you or your wife has to go.
Çok yağmur yağsa bile gitmek zorundayım.I have to go even if it rains cats and dogs.
Bardaktan boşanırcasına yağmur yağsa bile gitmek zorundayım.I have to go even if it rains cats and dogs.
Evimi satmak zorunda olsam bile, işleri devam ettireceğim.Even if I have to sell my house, I'll keep my business going.
Yağmur yağsa bile gitmek zorundayım.I have to go even if it rains.
Ona sadece inanmak zorundasın.You have only to believe him.
Taksi yoksa yürümek zorunda kalırız.If there are no taxis, we'll have to walk.
Ben lastikleri değiştirmek zorundayım.I have to change tires.
Bisikletimi itmek zorunda kaldım çünkü lastiği patladı.I had to push my bicycle because I had a flat tire.
Çoğu zaman onların istediklerini vermek zorunda kaldık.In most cases we had to give in to their demands.
Böylesine bir yasaya uymak zorunda değilsin.You don't have to obey such a law.
Onu bana söylemek zorunda değilsin, aptal.You don't have to tell me that, fool.
Bu kadar sık geç gelirsen, seni işten kovmak zorunda kalacağım.I'll have to fire you if you come late so often.
Çok sık geç gelirsen seni kovmak zorunda kalacağım.I will have to fire you if you come late so often.
Bağırmak zorunda değilsin. Seni duyabiliyorum.You don't have to cry out. I can hear you.
Bu kadar çalım satmak zorunda değilsin.You don't have to give yourself such airs.
Sanırım ev ödevimle ilgili çalışmaya başlamak zorundayım.I think I have to begin working on my homework.
Maalesef şimdi gitmek zorundayım.I'm afraid I have to go now.
Onu anlamak için, yalnızca bu kitabı okumak zorundasın.To understand it, you have only to read this book.
Bunu yapmak zorunda olsaydım, o zaman yapardım.If I had had to do it, I would have done it at that time.
O doğru olmak zorundadır.It has to be true.
Öyleyse sadece bu kartı doldurmak zorundasın.Then you just have to fill out this card.
Tren o kadar kalabalıktı ki yol boyunca ayakta durmak zorunda kaldım.The train was so crowded that I had to stand all the way.
Askerler kahramanca savaştılar fakat sonunda teslim olmak zorunda kaldılar.The soldiers fought valiantly, but finally they had to give in.
Suçlu kimliğini gizlemek zorunda kaldı.The criminal had to conceal his identity.
Ben o konuda zorunlu olarak seninle aynı fikirde olamam.I can't necessarily agree with you on that point.
Senin önerin çok cazip ama onun hakkında düşünmek zorunda kalacağız.Your offer is very attractive, but we will have to think about it.
Sözcüğün anlamını bilmiyorsan sözlüğe bakmak zorundasın.If you don't know the meaning of the word, you have to look it up in the dictionary.
Bakan, kabineden istifa etmek zorunda kaldı.The minister was obliged to resign from the Cabinet.
Kız bir şarkıcı olma fikrinden vazgeçmek zorunda kaldı.The girl had to abandon the idea of becoming a singer.
Fabrikada 300 adamı kovmak zorunda kaldılar.They had to fire 300 men at the factory.
Konuyu çalışmak zorundayız.We have to study the matter.
Sonuca gelince, endişelenmek zorunda değilsin.As regards result, you don't have to worry.
Astronot uzay mekiğinde birçok deneyler yapmak zorunda kaldı.The astronaut had to conduct many experiments in the space shuttle.
Bunu ebeveynlerine söylemek zorunda değilsin.You don't have to tell that to your parents.
Ayrıca on bin yen ödemek zorunda kaldık.We had to pay ten thousand yen in addition.
Oraya ulaşmak için uzun bir yol yürümek zorundasın.You have to walk a long way to get there.
Sen orada yaklaşık bir saat beklemek zorunda kalacaksın.You will have to wait there about an hour.
Çok sinirli olmak zorunda değilsin.You don't have to be so nervous.
Bir dilim pasta almak zorundasın.You have to have a piece of pie.
Üzgünüm, ama acele etmek zorundayım. Bunu detaylı açıklamak için vaktim yok.Sorry, but I have to hurry. I have no time to explain this in detail.
Affedersiniz, bir sonraki durakta inmek zorundayım.Excuse me, I have to get off at the next stop.
Konuşman için alışılmamış bir konu ileri sürmek zorunda değilsin.You don't have to come up with an unusual topic for your speech.
Konuşman için tuhaf bir konu ileri sürmek zorunda değilsin.You don't have to come up with an unusual topic for your speech.
Çabucak cevap vermek zorunda değilsin.You don't have to answer quickly.
Derhal başlamak zorunda kalacaksın.You'll have to start at once.
Onu hemen yapmak zorunda mıyım?Do I have to do it right away?
John bu günlerde çok içiyor. Biz onu artık içmemesi için durdurmak zorundayız.John drinks too much these days. We have to stop him from drinking any more.
Sürekli burnumu temizlemek zorundayım.I have to blow my nose all the time.
Gömleğimi ütülemek zorundayım.I have to iron my shirt.
Ya Jim ya da ben ona ondan bahsetmek zorundayız.Either Jim or I have to tell her about it.
Bir müddet beni düzenli olarak ziyaret etmek zorunda kalacaksın.You'll have to visit me regularly for a while.