“Çiftçinin Saati”nin 50 yıllık serüveni: Sözal Gürçınar’ın hikâyesi
Kıbrıs’ta 1976’dan bu yana yayınlanan “Çiftçinin Saati”nin sunucusu Sözal Gürçınar, 50 yıllık yayıncılık hayatını, 1974’teki esaret günlerini ve tarımdaki değişimleri anlattı.
- “Çiftçinin Saati” programı 1976’dan bu yana kesintisiz yayınlanıyor ve Gürçınar aynı kişi tarafından en uzun süre sunulan tarım programı olma özelliği taşıyor.
- Programın jenerik müziği, merhum Ahmet Kofalı’nın kavalla çaldığı melodi tesadüfen doğdu ve yarım asırdır hafızalarda yer ediyor.
- Gürçınar, 1974 Barış Harekâtı sırasında Limasol’da 96 gün esir kaldı ve esir mübadelesiyle serbest bırakıldı.
- Tarımsal Araştırma Enstitüsü’nü kuran ve ilk müdürlüğünü yapan Gürçınar, ziraat mühendisliği alanında pek çok ilke imza attı.
- Gürçınar, ata tohumlarının terk edilmesinden ve çevre kirliliği ile kuraklık tehdidinden endişe duyduğunu belirtti.
Kıbrıs’ın en uzun soluklu televizyon programlarından birine imza atan ziraat mühendisi Sözal Gürçınar, yarım asırlık yayıncılık hayatını Türk Ajansı Kıbrıs’a (TAK) anlattı. 1976’dan bu yana ekranlarda olan Gürçınar, Tarım Bakanlığı ile Bayrak Radyo Televizyon Kurumu (BRTK) iş birliğiyle hazırladığı ve sunduğu “Çiftçinin Saati” programıyla 50 yıldır kesintisiz yayın yapıyor. Program, dünya televizyon tarihinin en uzun soluklu tarım eğitim programları arasında yer alıyor ve aynı kişi tarafından en uzun süre sunulan tarım programı olma özelliğini taşıyor. Her cuma saat 18.00’de BRT 2’de izleyiciyle buluşan program, yayın hayatını sürdürüyor.
Programın simgesi haline gelen, kavalla çalınan jenerik müziği ise yarım asırdır hafızalarda yer ediyor. Bu melodiyle büyüyen nesiller zaman zaman program içinde baba-oğul ya da anne-kız olarak yer alıyor. Gürçınar, Guinness Rekorlar Kitabı’na aday olabilecek bu uzun yayıncılık yolculuğu için “Sağlığım elverdiğince programa devam edeceğim. Bayrağı devralacak bir arkadaşımız olursa da memnuniyetle teslim ederim” sözleriyle geleceğe dair niyetini dile getirdi.
Hüseyin-Rüçhan Mehmet çiftinin dört çocuğundan biri olarak 6 Mayıs 1947’de Baf’ta dünyaya gelen Gürçınar’ın çocukluğu, babasının polis olması nedeniyle köy köy gezerek geçti. Zihninde en çok yer eden yer ise Trodos eteklerindeki Gilan (Ceylan) köyü oldu. Soğuk kış günlerini, pınarlarını, lezzetli meyvelerini ve özellikle kirazını hatırladığı köyde babasının karlı bir gecede attan düşüp donma tehlikesi geçirdiğini, polislerin ata takip ederek babasını bulduğunu anlattı. Babasının Piskobu, Evdim ve Moni’de de görev yaptığını, Yalova’da istasyon şefi iken toplumsal olayların başladığı dönemde sorumluluğundaki silahları TMT’ye teslim ettiğini ve bu nedenle Rumlar tarafından “asi” sıfatıyla hakkında kırmızı bülten çıkarıldığını belirtti.
Gürçınar, 1965 yılında 19 Mayıs Lisesi’nden mezun oldu ve üç yıl mücahitlik yaptı. Ardından Limasol’dan küçük bir uçakla Adana Şakirpaşa Havalimanı’na, oradan otobüsle Ankara’ya giderek üniversite yolculuğuna başladı. Aileden uzak kalmanın ilk dönemlerde zorlandığını, ancak Ankara’nın öğrenci kültürüyle kısa sürede alıştığını söyledi. Bölüm birincisi ve Kıbrıslı öğrencilerin gururu olan arkadaşı Enver Öztoprak’ın da yanında olduğunu hatırlattı. Ailesinin “Bağın yok, bahçen yok, Ziraat Fakültesi’nde ne yapacaksın?” diyerek ziraat yerine başka bir bölümü tercih etmesini istediğini, ancak kendisinin tıpla aynı puan düzeyinde olan ziraat mühendisliğini seçtiğini anlattı. Hukuk gibi imtihansız alan bölümleri benimsemediğini, süt üzerine ihtisas yaparak beş yıllık eğitimini tamamlayıp yurda döndüğünü ifade etti.
Gürçınar, 1974 öncesinde Rum tarafındaki bir süt fabrikasında çalışmaya başladı. Rum çalışanlara 60 lira ödenirken kendisine 30 lira verilmesi üzerine ilk maaşını alıp işten ayrıldı. 1974 Barış Harekâtı sırasında Limasol’da esir düşen Gürçınar, 96 gün süren esaret döneminde yaşadığı şiddeti, yetersiz yiyecek koşullarını ve kurtlu nohutla geçen günleri anlattı. Esir mübadelesiyle serbest bırakıldığını belirtti.
Hayatını öğretmen Sabiha Gürçınar ile birleştiren Gürçınar, liseyken başlayan aşk hikâyesini ve mesafelerin araya girdiği yılları mektuplaşarak sürdürdüklerini anlattı. Evliliklerinin 56 yıldır süren birlikteliğini “Şimdi böyle evlilikler yok” sözleriyle özetledi. Çiftin Hüseyin ve Pınar adında iki çocuğu bulunuyor.
Kamu görevine Hayvancılık Dairesi’nde başlayan Gürçınar, Balıkesir’deki Margo Çiftliği’nde İngilizce kayıtların karmaşasını gidermek için yeni bir numara sistemi kurdu ve meslektaşları arasında “New Numbering Sözal” olarak anılmaya başladı. Güzelyurt’a tayin olduktan sonra Tarım Bakanlığı Basın Danışmanlığı görevini üstlendi, Eğitim ve Yayım İşleri Şubesi’nin yasasını hazırlayarak sekiz yıl amirliğini yaptı. 1981’de Almanya’da burslu olarak eğitim gördü, Amerika’daki bursu ise ailesinden uzak kalmak istemediği için reddetti. Süt Endüstrisi Kurumu (SÜTEK), Cypfruvex ve Genel Tarım Sigortası’nda yönetim kurulu üyeliği yaptı; Tarımsal İlaçlar Denetim Kurulu ile Ziraat Mühendisleri Odası’na başkanlık etti. Oda başkanlığı döneminde Sosyal ve Ekonomik Toplantılar’a katkı sağlayarak siloların ve göletlerin yapılmasını sağladı. Tarımsal Araştırma Enstitüsü’nü kurarak ilk müdürlüğünü üstlendi ve “Ben ilklerin adamıydım” dedi.
Gürçınar, BRT Müdürü Ali Süha’nın teklifiyle “Çiftçinin Saati” programına başladı. Ülkenin her yerinde çekimler yaparak çiftçilere, üreticilere ve hayvancılara mikrofon uzattı. Programın jenerik müziği de bir çekim sırasında ortaya çıktı. Ovada hayvan bekleyen merhum Ahmet Kofalı ile karşılaşan Gürçınar, yanındaki kavalla bir parça çalmasını istedi ve bu melodi programın kimliği haline geldi. Gürçınar, budamadan ekime, süt imalatından hayvancılığa kadar pek çok alanda izleyicilerini bilgilendirdi. Program ilk yıllarda stüdyoda çekilirken Gürçınar’ın stüdyo yerine kocaman kayıt cihazlarıyla ovaya çıktığını, kameramanları Türker Heper ve ardından Ali Deryalı ile çalıştığını anlattı. Çekimlerin mevsimine göre yapıldığını, budama zamanı bağa, ekim zamanı tarlaya gidildiğini belirtti.
Yarım asırda üretim teknolojilerinin tamamen değiştiğini vurgulayan Gürçınar, “Eskiden sağım elle yapılır, saman yabayla taşınır, arpa orakla biçilirdi. Şimdi robotlar, biçerdöverler var” diyerek kolaylaşan şartlara dikkat çekti. Ancak çevre kirliliği ve kuraklığın büyük bir tehdit olduğunu, su kaynaklarının çekildiğini ve yerini tuzlu deniz suyunun aldığını vurguladı. Ata tohumlarının terk edilmesinden duyduğu üzüntüyü dile getirdi ve gençlerin topraktan uzaklaşmasının kaygı verici olduğunu belirtti. Tarım eğitimine katılan bir genç gördüğünde umutlandığını ifade etti.